Cuma, Aralık 28, 2007

fay

Bugün mide ağrısı yakınması ile gelen bir hastaya stresi olup olmadığını sordum.
“İşyerim çok stresli” dedi.
Nedenini sordum.

Devlet memuru olarak çalışan bir jeoloji mühendisiymiş. Görevi fay hatlarının yerlerini belirlemek ve buraların imara açılmasını engellemekmiş.
“Tahmin edersiniz çeşitli kişilerden uygunsuz istekler çok geliyor, bunlara karşı çıkmak da kolay olmuyor. Fayın tam üzerinde kısıtlı yapılaşma izni istiyorlar, oysa ki fayın çevresinde fay koruma bandı oluşturulması, 150 metreye kadar hiç yapılaşma olmaması gerekir” dedi.
“Kısıtlı yapılaşma nedir?”diye sordum.
“Riskli bölgelerde normalden daha güçlü binaların yapılmasına izin verilmesi” dedi.
“Karşı çıkamayıp fayın üzerine yapılaşma izni verdiğiniz oldu mu?”diye sordum.
“Henüz olmadı, direniyorum, ama stres yaratıyor işte.” dedi.
“Bir yerde fay olduğu nasıl anlaşılıyor?”diye sordum.
“Çeşitli yöntemleri var, kayaların analizi, çevrenin incelenmesi, fay aynası denen kayma bölgelerinin görülmesi ile anlaşılıyor. Ayrıca toprak katmanlarının bir nev’i röntgeni de çekiliyor, alttaki yapılar görülüyor” dedi.
Bulunduğumuz bölgede fay hattı bulunup bulunmadığını sordum.
Fay hattı yokmuş ama yumuşak kumlu ve suyu bol bir zemin varmış.” Böyle zeminlerde 7 şiddetindeki bir depremde bina sağlam olsa bile ya 2-3 katı toprak altına giriyor, ya da bina yıkılmıyor, ama olduğu gibi yan yatıyor” dedi.
“Ne yapmak lazım o zaman?” diye sordum.
“Kazıklı temeller bir çözüm olabilir ama pahalıya maloluyor, bir de zemin etüdü yapılıp varsa yer altı sularının drenajı zemini sağlamlaştırabilir.” dedi.
“Sondaj kuyuları bu drenajı sağlar mı?”diye sordum.
“Hayır, bu şeklide çekilen suyun yerini başka kaynaklar doldurur. Suyun başka bölgeye drenajı gerekir” dedi.
Mide ülseri için Famoser 40 mg tb ve stresi için Trankobuskas drj 3x1 yazdım. Midenin en büyük düşmanı olan stres ve sigaradan uzak kalmaya çalışmasını önerdim.

İlk iki fotoğraf bu siteden.
Fay koruma bandı ile ilgili bir haber.


Çarşamba, Aralık 26, 2007

erken emeklilik

Bugün ilaç yazdırmak için gelen bir emekli karnesi yerine Akbank Tekaüt Sandığı’ndan aldığı imzalı bir yazıcı çıktısını uzatınca neden karnesi olmadığını sordum.
“Biz özel sigortadan emekliyiz” dedi.
“Nasıl yani SSK ile bağlantınız yok mu?” dedim, yokmuş.
Akbank ve eski Öğretmenler Bankası çalışanlarının sigorta primlerini kendi kurduğu emekli sandığına yatırıyor, emekli maaşlarını da kendi ödüyormuş.
“Zamanında dediler ki, sigortanın zorunlu tuttuğu miktardan %25 fazla ödeyin, emekli maaşınız da her ay SSK’nınkinden %25 fazla olsun. 12 yıl böyle ödedik, sonra Sabancı Kayseri’li ya; ‘Bu iş böyle olmaz, sigorta ile aynı primi keselim’ dedi, maaşları da sigorta ile aynı miktarda vermeye, yatırdığımız fazla primlerin üzerine yatmaya kalktı. E bizde de uyanık çok, dava açtılar, üç yıl sürdü kazandık. Şimdi 25 yıl yerine 12 yıl fazla prim ödediğimizden sigortalıların maaşının % 12 fazlasını alıyoruz” dedi.“Ne kadar alıyorsunuz?” dedim, 800 lira alıyormuş.
“13 yaşında yazın tuğla fabrikasında çalışmıştım, oradan sigortam başlamış. 25 yılı tamamlayınca 38 yaşımda emekli oldum,8-10 yıl da emekli olduktan sonra sigortasız çalıştım, artık çalışmıyorum, Allah bereket versin” dedi.
“Emekli olunca size ilk sigorta yapan tuğla fabrikasının sahibine bir çiçek, tatlı falan götürseydiniz” dedim.
“Haklısınız!” dedi.

Fotoğraflar 38 yaşında emeki olup gezmeyi seçenve bu konuda kitap yazan Amerika'lı bir çifte ait


Salı, Aralık 25, 2007

telgrafın telleri

Bugün o kadar çok hasta vardı ki kimseyle doğru dürüst konuşamadım. Son hasta ilaç yazdırmaya gelen, Telekom’dan emekli bir mühendis olunca kafamı biraz dinlendirmek için nerelerde çalıştığını sordum. 1956 yılında Erzurum’da göreve başlamış.
“Erzurum’da o zaman iki telefon, bir muhabere hattı vardı, iki kişi telefonu kaldırdı mı üçüncüsü konuşamazdı. Sonra biz havai hat sayısını arttırdık, altıya çıkardık. Ovvv; o zaman görecektiniz altı kişiye aynı anda görüşme yaptırbiliyoruz diye nasıl göğsümüzü kabartıp geziyorduk. Sonra hat sayısı 12 ye 24’ e çıktı en sonunda radyolinklerle 1800’e vardı” dedi.
“Muhabere hattı nedir?”diye sordum. Telgraf hattıymış. Mors alfabesini bilip bilmediğini sordum.
“Biraz anlardım ama esas o işi yapan arkadaşlar bir yandan dinler, bir yandan şıkır şıkır yazarlardı. Hatta bir gün trende kızıyla giden bir PTT’ci yan koltuktakilerin koltuğun kolçağına mefailün failün diye vurmalarını dinleyip kızı hakkında konuştuklarını anlayınca, o da kolçağı tıkırdatarak ‘Efendi gibi oturun, ayıp oluyor ben de PTT ciyim’ demiş" dedi
“Eskiden telefonda konuşurken başkalarının konuşmaları duyulurdu, o neden oluyordu?”diye sordum.
“Eskiden izolasyonda kullandığımız, direklerdeki deve boyunlarına asılan fincanlar yerli malıydı, iyi pişirilmiyordu. Yağmur yağdığı zaman yalıtkanlıkları azalıyor, geçirgen hale geliyorlardı. Sonra araştırdık, en iyi fincanları Bulgaristan’da yapıyorlarmış, ben bizzat gittim test etim, kalitesini görünce oradan almaya başladık” dedi.

“Bulgaristan’ı nasıl buldunuz?” dedim.
“Bulgaristan o zaman yoksuldu, ama esas tel almak için İtalya’ya giderken 72 yılında uçağımızı kaçırdılar, Sofya’ya indirdiler, büyük macera yaşadık” dedi.
Kendinden kıdemli bir mühendisle birlikte seyahat ediyorlarmış. Korsanı görünce gözü ısırmış, ‘Abi bu bizim oralı, sorayım mı?” demiş. Abisi yapma dese de, ‘yok ben konuşacağım’ diye gitmiş; korsana
‘Hemşerim memleket neresi?’ demiş.
Hava korsanı “Memleket Türkiye, daha ötesi yok” demiş. Aynen böyle demiş.
“Ben de K’lıyım, hemşeriyiz galiba" deyince ortam yumuşamış, sohbet etmişler.
Korsan, memleketlerine doğru düzgün yol olmamasına isyan ettiğinden uçak kaçırdığını söylemiş, sonra yolcuları serbest bırakmış, ve tutuklanmış.
Telekom’un satılmasını nasıl karşıladığını sordum.
"Doktor Bey benim malda mülkte gözüm yoktur, memleketteki babamda kalan her şeyi kardeşime bıraktım, sattılar üzülmedim. Ama Telekom satıldı 6 ay, bir sene üzüntümden uyku uyuyamadım.
Biz orada zevkle şevkle çalıştık, bir şeyler meydana getirdik. Özal iktidara gelince telefonsuz köy kalmayacak diye talimat verdi. O zaman sorumlu olduğum doğu illerinde en ufak mezraya kadar havai telefon hattı çektik, Kapasiteleri iki hattan 1800 hatta çıkardık. Şimdi emeklerimizle oluşturduğumuz şirket satıldı, hala içime sindiremiyorum.
Kıbrıs harekatından sonra Kıbrısın PTT’sini devralmaya
ben gittim. Orada şehitlikleri gezerken gördüm ki aslında çok şehit vermemişiz ama Girne ile Beşparmak dağları arasındaki bir vadide şehitlik sayısı birden artıyor. Sordum orada ayrı yönlerden gelen ki alayımız yunanlıların muhaberemizi bozması sonucu haberleşemeyerek birbirlerini kırmışlar, ta ki bir akıllı Yüzbaşı tepede Türk Bayrağını kaldırmış da mesele anlaşılmış. Zaten Atatürk zamanında demiş: “Muhabere olmadan muharebe kazanılamaz” diye. Diyeceğim o ki muhabere çok önemlidir, satılması hiç iyi olmadı” dedi

Resimler 50'li yıllara ait telefon reklamları.

Cumartesi, Aralık 15, 2007

balıklı kaplıca

Dün uzun süredir sedef hastalığından mustarip olan bir hastama Sivas Kangal’daki Balıklı Kaplıca’ya neden gitmediğini sordum. Bu kaplıcadaki balıkların sedef hastalığı nedeniyle oluşan kabukları yiyerek hastalığı kalıcı olarak tedavi ettiklerini okumuştum.
Hasta:
"Gittim doktor Bey, ama kalamadım. Otellerin günlüğü 120 lira, köpek bağlasan durmaz pansiyonlar 80 lira. Tedavi için de 21 gün kalmak gerekiyormuş, çok büyük para, geri döndüm” dedi.
“Banyolara girmek için ayrıca para alınmıyor o halde” dedim
“Olur mu balıklı göle giriş her seferinde 30 lira, şöyle bir bakayım dedim, onun için bile 30 lira istediler” dedi.
“Oraya kadar gidip göremediniz mi yani?” diye sordum.
“Yok kavga dövüş girdim , şöyle bir dolaştım. Hep almanlar, Avrupalılar. Onlara ucuz geliyor tabii, hem tedavi oluyorlar, hem tatil yapıyorlar” dedi

Yakınmaları için Vaselin Salycyliqué % 2 use ext yazdım.

İlk fotoğraf, aynı balıkları kullanarak 2006'da kaplıcalar açan Japonya'dan.


Perşembe, Aralık 13, 2007

geç gebelik

Bugün 60 yaşında bir hanım 12 yaşındaki dördüncü çocuğu ile başvurunca böyle geç yaşta doğum yapmasının sebebini sordum.
“Ah bilsem yapar mıydım!” dedi.
Hasta, 3 çocuk doğurduktan sonra 12 yıl önce adetten kesilince menapoza girdiğini düşünüp önemsememiş. Bir yakınması da olmayınca doktora ancak 8 ay sonra gitmiş. 7 aylık hamile olduğunu öğrenince ayılmış bayılmış, kendini yerlere atmış.
“Hiç hareketini de mi hissetmemiştiniz?” diye sordum.
“Hiç hissetmemiştim, ama doktor haberi verdikten sonra ben bebeği, bebek beni fark etti, hareket etmeye başladı.” dedi
“Kilonuz da mı değişmedi?”diye sordum.
“Hafif göbeklendim ama bütün kıyafetlerim üzerime oluyordu. İşin ilginç yanı sabah hastaneye giderken kapanan pantolonum, hamile olduğumu öğrendiğim andan itibaren kapanmamaya başladı” dedi.


Pazartesi, Aralık 10, 2007

taksitli satışlar

Bugün boğaz ağrısı yakınması ile başvuran bir hasta rapor istediğini söyleyince ne iş yaptığını sordum. Apartmana gelen broşürlerden tanıdığım bir züccaciyecide çalışıyormuş.
Broşürlerde neden sadece bir taksit miktarının yazıldığını sordum.
“Kadınlar takside dayanamıyorlar da ondan” dedi ve ekledi “Taksit miktarı düşük olunca para ödenmiyor gibi geliyor herhalde, bir de kocalarından gizli alıyorlar”.
“Neler alıyorlar daha çok?” dedim.
Kadınlar kızlarına çeyiz, erkekler daha çok elektronikle ilgileniyorlarmış.
“Borcunu ödeyemeyen çok oluyor mu?” diye sordum.
Yüzde 20’si ödemiyormuş.
“Ne yapıyorsunuz o zaman?” diye sordum.
“Önce telefon ediyoruz, sonra posta ile tebligat yapıyoruz, en son çare icraya veriyoruz” dedi.
“İcralık olan çok oluyor mu?” diye sordum
“Yok icradan önce mali müşavirimiz var, o son bir kez gidip konuşuyor, o zaman bulup buluşturup ödüyorlar. Zaten 100 liranın üzerindeki alımlarda kiracılara taksit yapmıyoruz, malı müşteriye teslim etmiyor evine götürüp bırakıyor, hatta kuryemiz önce komşularına , esnafa bakkala soruyor, bu adam güvenilir mi, batakçı mı diye” dedi.
“Satışlar nasıl gidiyor?” diye sordum.
“Şimdi biz bir malı 10 liraya alıyoruz , 20 liraya satıyoruz, ama müşteriye verdiğimizde ilk başta sadece 2 lirasını alıyoruz. Aslında oldukça riskli bir iş, dengeyi iyi kurmak lazım Malı da vadeli alıyoruz ama kira, elektrik, su, çalışanlar derken ufacık mağazanın 20 bin lira gideri var. Patronlar doğulu, görsen hiç ummazsın ama ticari zekaları var işte” dedi.

Boğazı için Theraflu f tb 3x1 yazdım ve bir gün istirahat verdim.

Cuma, Aralık 07, 2007

c5

Bugün daha önce de sohbet ettiğimiz bir uçak bakım personeli ilaç yazdırmaya gelince geçenlerde televizyondan öğrendiğim bilgiyi doğrulatmak istedim.
İzlediğim belgeselde Amerikalıların büyük C 5 kargo uçaklarına her 1 saatlik uçuş için 16 saat bakım yapıldığı anlatılıyordu. Bu oran bana çok yüksek gelmişti, ama doğruymuş.
Hastam daha önce Mürted Hava Üssü'nde çalışırken bu uçakları yakından görmüş.
“O kadar büyüktü ki pistin ortasında durdu, taksi yollarına giremedi. Amortisörlerini de indirdiler öyle boşalttılar. İçini nasıl anlatsam size, kocaman bir hangar gibiydi. Görseniz 'bu hayatta uçamaz' dersiniz” dedi.
Bire onaltılık bakım oranın çok yüksek bulduğumu, 7-8 saatlik yola gidip gelince neredeyse 10 gün bakım görmesinin normal mi olduğunu sordum.”
"Yaptığı işe göre çok değil. O uçak yeri geldiğinde bir taburun tamamını, tankıyla kamyonuyla birlikte taşıyabilir. Amerika'dan Irak’a asker göndereceksiniz diyelim; koy gemiye iki ayda gelir, ama 10 saat sonra gelmesi savaşta çok şeyi değiştirir” dedi.
"Bu kadar bakım aynı zamanda büyük masraf değil mi?” dedim.
"Büyük masraf ama onun bakım masrafını Amerika ödemiyor ki, biz ödüyoruz. Petrol savaştan önce 22 dolardı, bak 100 dolara çıktı nereye gidiyor aradaki fark? O uçakların masrafına”
dedi.



Perşembe, Aralık 06, 2007

kasiyerlik

Bugün kasiyer bir hastam iş değiştireceği için sağlık raporu almak istedi.
Ne işine geçtiğin sordum, fabrikaya işçi olarak girecekmiş.
Neden iş değiştirmek ihtiyacı duyduğunu merak ettim.
Çalıştığı yerel market ağında kasiyerlerin çalışma şartları çok ağırmış.Günde 12-14 saat çalışıyorlar, hele bir de haftalık sayım olduğunda iş gece 3’te bitiyormuş. Aldığı maaş asgari ücret olmasına karşın, kasa açıklarını, sahte çıkan paraları, sigara ve içki eksiklerini kasiyerlerin ücretinden kesiyorlarmış.
“Her markette usul bu mudur?” diye sordum?
“Kipa ve Tansaş’ta açıkları kesmiyorlar, ancak tutanak tutuluyor, üç kez olunca işten çıkartıyorlar, ayrıca oralarda kasiyerlerden günde 1200 parça mal geçirmeleri isteniyor, daha az geçirenlere artık sizinle çalışmak istemiyoruz diyorlarmış” dedi.
Yeni işi ise hem daha makul çalışma saatlerine hem de daha iyi ücrete sahipmiş.
Hayırlı olmasını dileyerek istediği raporu verdim.

Fotoğraflar Amerika'da çalıştığı markette soyguncuyu balta ile kovalayıp kahraman ilan edilen kasiyer Hafize Şahin.



Salı, Aralık 04, 2007

uzakyol kaptanlığı



Bugün eklem ağrıları ile başvuran bir hastaya ne iş yaptığını sordum.
Uzakyol kaptanıymış.
Son zamanlarda yaz aylarını hep güney yarımkürede geçirmiş. Orada kış olduğundan hava hep kapalıymış, döndüğünde de burada kış oluyormuş.
“Geçen yıl hiç güneş göremedim, ondan olabilir mi?” diye sordu.
Olabileceğini söyledim.

İşini sevip sevmediğini sordum, çok seviyormuş. Askeriyeden emekli olduktan sonra yeni ülkeler görmek amacıyla başlamış, bırakamamış.
“Deniz tutkusu olmasa yapılacak iş değil ama...” dedi.
Ne tür gemilerde çalıştığını sordum, yabancı bandıralı kuru yük gemilerinde çalışıyormuş.
“Gemiler yabancı bandıralı ama armatörleri hep türk” dedi.
Neden böyle olduğunu sordum.
Türk bandırası hem vergiler yüksek olduğundan, hem de kurallar daha ağır olduğundan - mesela daha fazla personel çalıştırmak gerektiğinden, tercih edilmiyormuş.
"Nereler tercih ediliyor peki?" diye sordum.
“İşte Güney Amerika’daki küçük ada devletler, Panama falan. Denizi olmayan Slovenya bile göllerine nehirlerine dayanarak bandıra veriyor” dedi.
“Bandırasını kullandırmanın ülkeye bir zararı oluyor mu, neden bizim şartlarımız ağır?” diye sordum.
“Bir zararı yok, biz yakaladığımızı iyice yolmak istediğimizden kimse türk bandırası kullanmak istemiyor, Rahmi Koç bile düntya turuna çıkarken yabancı bandıralı tekne kullanıyor, vergi geliri de çok olsun derken tamamıyla başka ülkelere gidiyor” dedi.
Uzun yol gemilerinde doktor bulunup bulunmadığını sordum. Büyük gemilerde bulunuyormuş,
“Gerekli evrakları toplayıp liman başkanlığına başvurursanız gemide çalışmak için gerekli karneyi edinebilirsiniz, doktorlar için bir zorluğu yok, ama bizim gemiyle biraz sıkıcı olabilir, zira bizim armatörler gemiyi alınca ortadan kestirip uzatıyorlar, kenarlarını yükseltiyorlar, tonajını arttırıyorlar, ama makinesini değiştirmiyorlar” dedi.

İşin tehlikeli olup olmadığını sordum.
"Yaz ayları güzel, hava bozuğu zaman tatsız oluyor, bir de Afrika ve Amerika kıyılarında korsanlık oluyor” dedi.
“Sizin başınıza geldi mi?” diye sordum
“Nijerya’da geldi. Kendi yaptıkları ahşap hızlı teknelerle silahlı adamlar geliyor, direnirsen öldürüyorlar. Gemide bulunan kumanyayı, boya gibi malzemeleri, buldukları parayı alıyorlar” dedi.
Eklem ağrıları için Aspirin 500 mg tb 3x1 yazdım ve romatizma testlerini istedim.



İlk fotoğraf yeni denenen bir uygulamaymış, yük gemilerini çok büyük paraşüt şeklinde bir yelkenle çekerek yakıt tasarrufu yapıyorlarmış


Perşembe, Kasım 29, 2007

oks/sbs

Bugün annesiyle beraber gelen 13 yaşında bir hasta öksürük yakınması ile başvurdu. Muayenem sırasında kendisini aşırı kilolu gördüğümden spor yapıp yamadığını sordum. Annesi atılarak: “Basketbol kursuna gidiyordu, ama bu sene dersleri çok ağır olduğundan gidemiyor” dedi.
“Bu yaşta dersleri neden ağır?” diye sordum.
“SBS’ye girecek, dersaneye gidiyor, etüde gidiyor, ayrıca özel dersleri var” dedi.

“SBS de nedir?” dedim.
Seviye belirleme sınavıymış, artık her sınıfta her yıl yapılacakmış.
“E okulda gördükleri dersler bu seviye sınavında yeterli olmuyor mu?” diye sordum. İkisi birden “Olmuyor” diye itiraz ettiler.
Milli Eğitim Bakanlığının açıklamasına göre sorular normal derslere giren öğrencilerin başarabilecekleri düzeyde olacakmış, ama sınav ilk kez yapılacağından bu açıklamaya güvenemiyorlarmış. Zira daha önce İngilizce sınavda yer almayacak dendiği halde sonradan yer alacağı ortaya çıkmış.
”Şimdi İngilizce’den de özel ders aldırıyoruz” dedi anne.
Çocuğa dönüp spor ve oyun için boş bir vakit bulma ümidiyle günlük ve haftalık programını anlatmasını istedim.
“Sabah 7:30'da kalkıyorum, 8:30 da ders başlıyor, 12:30'a kadar sürüyor, sonra eve geliyorum, bir şeyler yiyip 13:30 da etüde gidiyorum, 17:00' ye kadar orada soru çözüyorum. Ayrıca özel derslerim oluyor onların saatini biz belirliyoruz, akşam 20:30'a kadar bir şeyler yiyip ailemle vakit geçriyorum” dedi. Sokağa oynamaya çıkmıyor musun hiç?” diye sordum.
“Yok, zaten ben sevmem sokağa çıkmayı, evde televizyon seyrediyorum, kitap okuyorum daha hoşuma gidiyor” dedi.
Haftasonları ne yaptığını sordum.
Cumartesileri sabahtan akşama dersaneye gidiyormuş.
“Pazar?” diye sordum endişeyle.
"Pazar günüm boş" dedi gülümseyerek, "annemlerle gezmeye gidiyoruz."
Annesi de mahçup bir tavırla: “Pazarını boş bırakmak için uğraştık, yoksa dersanelerin tüm haftasonunu kaplayanları da var” dedi.

13 yaşında bir çocuğun mutlaka enerjisini harcaması gerektiğini, anlaşılan bu sınav stresinin artık her yıl yaşanacağını, bu nedenle spora vakit yaratmalarının uygun olacağını söyledim ve ciğerlerindeki enfeksiyon bulguları için Azitromisin 500 mg 1x1 yazdım.




kore harbi

Bugün 73 yaşında bir hasta uykusuzluk ve sıkıntı hissi ile başvurdu.
Muayenesini yaparken daha önce böyle yakınmaları olup olmadığını sordum.
"Ben gönüllü olarak Kore’ye gittim, ama savaşamadık, oradan döndüğümde bunu çok dert etmiştim, benzer şikayetlerim o zamanda olmuştu, bir iki sene sürdü geçti” dedi.
"Neden savaşamadınız?” diye sordum.
"Mütareke oldu, daha biz Süveyş kanalında iken ateşkes ilan edildi” dedi."Geri mi döndünüz o zaman?" diye sordum.
“Yok gittik. Üç aylık ateşkes ilan edilmişti, 4 kere 3 aylık uzattılar en sonunda barış oldu, bir sene orada kaldıktan sonra savaşamadan döndük” dedi.
"Nasıldı Kore?” diye sordum.
"Biz Pusan’daydık, oralar hep dağlıç. Bir kere izin verdiler Seul’e gittik, Amerikalıların piyex dediği yerler var, oraları gezdik başka halkla temasımız olmadı" dedi.
Neden gönüllü yazıldığını sordum.
Gençlik işte, hem macera olsun, hem de kalırsak şehit, dönersek gazi olmak için. Benim babam da böyle imiş. O Osmanlı’nın adamıymış, medresede okurken medrese mezunlarını askere almadıklarından okulu bitirmemiş, bırakıp askere gitmiş. Üniformayı bir giymiş ondan sonra 13.5 yıl çıkaramamış” dedi.
“Sonra pişman olmuş mu medreseyi bıraktığına, 13 yıl askerlik yapınca?” diyecek oldum, “Katiyen!” diye itiraz etti, hiç pişman olmamış, genelde Balkanlar’da Sırplara, Bulgarlara karşı savaşmış, yara almadan dönmüş, 110 yaşında vefat etmiş.
Kendisine distimi tanısı koydum, ve Sertralin 25 mg 1x1 yazdım

Kore savaşı sırasında 23 Haziran 1953 günü Türk Birliği'ni ziyaret eden Amerikalı gösteri grubuna ait fotoğraflar Kore Gazisi Assubay Mesut İziş'e ait ve bu siteden.


Pazartesi, Kasım 26, 2007

teknik direktörlük

Bugün orta yaşlı, iyi giyimli bir erkek hasta soğuk algınlığı yakınması ile başvurdu. Sigortasının zaman zaman olduğunu söyleyince ne iş yaptığını sordum, teknik direktörmüş.
Takım çalıştırırsa sigorta yapıyorlarmış, çalışmazsa sigortası da olmuyormuş.
"Teknik direktörlük de sınıflara ayrılıyor değil mi?” diye sordum.
“Evet, sadece en üst derece teknik direktörlüktür, onun altında C, B, A gibi sınıflarda çalıştırıcılık var. Bir de şimdi Pro-teknik direktörlük çıktı, Avrupa ile uyumlu olacak, biz de sisteme geçilince uyum eğitimi alıp pro olacağız” dedi.
"Ne gerekiyor teknik direktör olmak için?” diye sordum.
“Önce ya bakan, ya milletvekili, ya paşa, ya belediye başkanı bir tanıdığın olacak...” derken sözünü kesip, yanlış anladığını; takıma teknik direktör olmak için gerekenleri değil, sertifika almak için gerekenleri sorduğumu belirttim.
Kurslara katılıp C sınıfı Amatör Ligden başlayarak her sınıfta belli süre çalışıp, bir üst sınıfın kursu görüp sınavlarını vermek gerekiyormuş.
"Ertuğrul Sağlam bütün bu aşamalardan geçti de mi Beşiktaş'la anlaştı yani?" diye sordum. Dünya kupasında oynayan ekibe bir jest olarak diplomalar vermişler ama Sağlam bütün bu yollardan da geçmiş, yıllardır çalışıyormuş.

“Ertuğrul’la sınıfta beraberdik, iyi anlaşma yaptı, 3 trilyona anlaştı”
dedi.
"Bu sadece transfer ücreti mi?" diye sordum.”
"Tabi, ama bir anda alınmıyor, 2,5 yıllık mı ne anlaştı, çalıştıkça alacak. Başta en fazla 1 trilyonunu almıştır, ayrıca maaş da var , ama onu kaça anlaştı bilmiyorum” dedi.
Bu kadar büyük paralar dönen bir sektörde, çok para kazanabilecek pozisyonda iken işsiz olmasını nasıl değerlendirdiğini sordum.
“Aslında Türkiye’de yeterli teknik direktör yok, toplam sayı 600 civarında bunların da yarısı, emekli, işi bırakmış. Mesela Süper Amatör diye bir lig var, adı amatör ama oyuncular hep profesyonel, 2. Lig kalitesinde. Adamlar işin ucuzuna kaçıyorlar, sen 2 milyar maaş istiyorsun, çok geliyor, gidiyor, diplomasızla 1 milyara anlaşıyor. Teknik direktör çalıştırma şartı gelirse durum düzelir” dedi.
Fatih Terim’i nasıl bulduğunu sordum.
“Bırakın Allahaşkına Doktor Bey, sinirim zıplayacak gene, seyrettiniz mi son Bosna maçını?” dedi.
“Ne vardı?” diye sordum.
“Adamlar zaten gariban ülke, satın mı almışlar ne yapmışlarsa 'aman kazara gol olur' diye korkularından bşizim kaleye gelmediler, buna rağmen güç bela yendik" dedi, ve ekledi
" Fatih Terim teknik direktörlük imtihanlarından kaldı, sonra torpille geçirdiler, teknik bilgisi zayıftır. Ayrıca sporun spordan zevk alınması özelliğini öldürdü, sporcunun önce ahlaklı olması bitti, olay tamamen politikaya, taraf tutmaya, kişiselleştirmeye döndü. Bak Hamit Altıntop Almanya’da gol kralı oluyor milli takıma çağırmıyor, neden? Olayı kişiselleştiriyor. Milli takım teknik direktörü maç bitiminde hemen açıklama yapmaz, orası sorumlu mevki, heyecanla yanlış bir şey söylersin, basın toplantısında danışmanlarınla danıştıktan sonra konuşursun, ama bizimki maç biter bitmez ağzına geleni söylüyor”

Soğuk algınlığı için Theraflu f tb 3x1 yazdım ve bol narenciye tüketmesini önerdim.
Eski fotoğraflar
bu sitedeki bir öyküden: Yazara göre Eskişehirspor karşısında, o zamanki GS teknik direktörü Turgay Şeren 2-0 yenik duruma düşünce takıma geri çekilmelerini söylerken, takım kaptanı Fatih Terim hocası ile kavga ederek takımı ofansif oynatmış ve skoru 2-0 dan 3-2 ye getirmiş.
Son karedeki, günümüzün güzellik yarışmaları organizatörü Süha Özgermi'nin sahadaki görevi ise yazıdan anlaşılamıyor.


Perşembe, Kasım 22, 2007

halikarnas balıkçısı

Bugün 1935 doğumlu bir hasta için kan testleri isterken doğum yerinin Bodrum olduğunu fark edince Halikarnas Balıkçısını tanıyıp tanımadığını sordum.
"Tabii tanımaz mıyım. Yalı kahvesinde bütün gün oturur gelene geçene şöyle (sesini kalınlaştırarak) “Merhaba, merhaba” diye seslenirdi. Paçalarını sıvar elinde ağla denize girer, söyle bir çenesini uzatır bakar, ağını atardı.Hala dün gibi gözümün önünde” dedi.
"Yalı kahvesi neresi?" diye sordum, şimdiki denizciler kahvesinin karşısındaki dondurma da satan restoran eskiden kahveymiş.
"Bodrum eskiden çok güzeldi, misafir gelen birisini ağırlamak herkes için zevkti, kalmadı tabi şimdi” dedi. Halikarnas balıkçısı köylü ile çok içiçe imiş. 12 adalar İtalyanlar'a aitken İstanköylü bir balıkçının kayığına İtalyanlar el koymuş. Derdini Halikarnas Balıkçısına anlatınca Cevat Şakir hemen bir istida yazıp İtalyan başkanına göndermiş. “Devletinizin fakir bir balıkçının kayığına el koyacak kadar aciz olduğunu bilmiyordum” demiş.
İtalyan Başkanı bunu öğrenince hemen balıkçıya yeni bir kayık verilmesini emretmiş. Fakir balıkçı sevinçle Bodrum'a teşekküre geldiğinde Cevat Şakir neşelendiğinde hep yaptığı gibi ayağa kalkıp asker selamı vererek, “Ne sandın benim adım Cevat Şakir “ demiş.
İkinci dünya savaşı sırasında da Bodrum kıyılarına yanaşan bir İngiliz gemisini ziyarete giden Kaymakam ve Belediye başkanı yanlarında tercüman olarak Cevat Şakir’i götürmüşler. Yalınayak gemiye çıkan Cevat Şakir kaymakamı, belediye başkanını tanıştırdıktan sonra kendini de belediyenin bahçıvanı olarak tanıtmış, zira belediyenin önüne pek çok ağaçlar, çiçekler, palmiyeler dikmişmiş. Komutan konuştuğu kusursuz İngilizce'yi duyunca 'Şaka yapıyorsunuz, gerçek mevkinizi söyleyiniz' demiş.
Bunun üzerine Cevat Şakir asker selamını çakıp ben Oxford Biyoloji bölümünden Cevat Şakir diye kendini tanıtmış.
Komutan "Sizin kıymetinizi burada bilememişler, buyrun sizi İngiltere’ye götürelim" demiş ama Balıkçı hayatından çok memnun olduğunu söyleyerek kabul etmemiş.

Eski Bodrum resimleri
bu siteden
Bodrum'un 70'li yıllarına ait anılar da bu siteden okunabilir.



Salı, Kasım 13, 2007

altın

Bugün bir maden mühendisi tansiyon ilacını yazdırmak için başvurdu.
Son günlerde Kaz Dağları nedeniyle yine gündemde olan altın madenciliği hakkında ne düşündüğünü sordum.
"Çevreye çok zararlı bir olay, benim işim, parayı bundan kazanıyorum, ama ne yalan söyleyeyim iyi bir şey değil” dedi.
"Altın nasıl bulunuyor doğada?”dedim.
Kayaların içinde oluyormuş, öğütülüp ayrıştırılıyormuş.
Amerika’daki altına hücum döneminde derelerden toplanan altının nasıl oluştuğunu sordum.
Dere yataklarında suyun taşları aşındırması ile ağır olan altın doğal olarak ayrılıyor, dibe çöküyor, taşların altından eleme yoluyla çıkartılıyormuş.
“Bizde de var, Sart’ta o şekilde altın mevcut ama işletilmiyor. Amerika’da falan kalmadı tabi. Bu altın arama işi de bu yüzden gündeme girdi. Amerika’da altın bitti, Afrika’da bitti, bir Rusya’da var, bir bizde. Hem adam ülkesini kirletmek istemiyor. Eskiden ancak zengin maden yatakları işletilirken artık 3, hatta 1 ppm’lik, – “O nedir?” dedim, ton başına gram olarak altın miktarıymış; madenler bile işletilmeye başlandı. Çıkardıkları altının bize hiçbir faydası yok. Tamamını kendi ülkelerine götürüyorlar, devlete ödedikleri kazancın %2’si, yani 6o bin liralık altın çıkarırlarsa devlete 500 lira verip gerisini kendi memleketlerine götürüyorlar, hatta sözleşmelerinde bir madde var, bilmemne şartı olursa % 1 ini veriyorlar. Madeni ayrıştırma işini de burada, İstanbul’da yapabilecek teknoloji olduğu halde götürüp memleketlerinde yapıyorlar. İstedikleri bütün çöpü, zehiri burada kalsın, içinden çektikleri maden ülkelerine gitsin. Orada elektrotları koyup, altını gümüşü ayrıştırıp kendi hazinelerine alıyorlar” dedi.
“Devlet neden işletmiyor bu madenleri?" diye sordum.
"Büyük yatırım gerektiriyor, ayrıca riskli de. Mesela Menderes deltasında biz 100-200 ppmlik damarlar bulduk ama derine gitmiyor, yüzeye vurmuş. Tesisi kurup kazıyorsun altı boş çıkıyor.”
“Bize hiç faydası yok mu yani altınımızı işlettirmenin? O zaman medya neden bu kadar propagandasını yapıyor, altın çıkartılırsa milyar dolarlar gelecek, dış borcumuz bitecek diye?” dedim.
“E altın şirketleri büyük para kazandıklarından büyük lobi faaliyetleri yürütüyorlar. Türkiye'ye tek faydası orada çalışan işçileri işsizlikten kurtarması, başka bir kuruş faydası yok, zararı çok!" dedi.

Son fotoğraf Amerikan Merkez Bankası altın rezevinden.

Cuma, Kasım 09, 2007

uçuculuk

Geçenlerde emekli bir hava subayı ilaç yazdırmak için başvurdu.
Bugünlerde okuduğum Mehmet Doğan'ın Alçak Uçuş adlı anılarının etkisi ile hemen, yerde mi yoksa pilot olarak mı görev yaptığını sordum.
"Pilot olacaktım ama kaderin bir oyunu ile yer subayı oldum" dedi. Nasıl olduğunu sordum.
Hava kuvvetlerine giren her genç pilot olmak ister, ben de pırpırlı uçakla iki senelik eğitimi tamamlayıp sertifikamı aldım. Sonra jet okuluna gittik. Orada eğitmen subaylar dağıtılırken şansıma bana yenice kazadan kurtulmuş bir pilot verdiler. Havada kumandayı bana veriyordu, ama iniş kalkışlarda hep arkadaki eğitmen kumandasından haberim olmadan müdahele ediyormuş. Sınav uçuşunda yere inerken az daha sınavımı yapan Albay’ın da hayatına sebep oluyordum; tabi elendik” dedi.

“Belki böylesi daha hayırlı olmuştur” dedim.
“Ben de öyle düşünüyorum, eskiden uçaklar şimdiki gibi değildi. Bütün uçaklarımız Allah’lıktı O zamanlar Amerika iyice eskimiş uçaklarını doğru düzgün bakım yapmadan boyayıp bize satardı. Bizim uçtuğumuz F100’ler, F 104’lere uçan tabut derlerdi. Benim devremde jet okulunu bitiren 90 arkadaştan 30 tanesi emekliliği görebildi, gerisi hep düştü, şehit oldu” dedi.
"Bu F100 Hava Hastanesinin arkasında çimenlerin üzerinde duran uçak mı?" diye sordum,
"Evet o" dedi
“Hiç yeni uçağımız yok muydu?” diye sordum.
“Eğitim uçaklarımız T 33 ler vardı, onlar da yeni değildi, ama diğerlerine göre daha çok randıman aldık” dedi.
“Bu şartlarda uçmak çok ağır bir psikolojik baskı yaratmıyor muydu, pilotlar nasıl etkileniyorlardı?” dedim.

“Etkilenilmez mi! Balıkesir’de bir pilot vardı, günün 10-14 saatini sarhoş geçirirdi, hiç ayık uçtuğunu görmedim, cesaret alıyordu herhalde” dedi.
Ben de askerliğimi havacı olarak yaptığımdan buna çok şaşırdım, bildiğim; her uçuştan önce pilotların doktor tarafından görülüp uçabilir raporu aldıkları idi. Bunu söyleyince:
“Aslında öyle; morali bozuk olanın bile uçmasına izin verilmez, ama nasıl oluyorsa bu arkadaşı herkes biliyordu. Güzel de uçuyordu çocuk valla” dedi.
Pırpırlı uçakla daha sonra sivil hayatta hiç uçup uçmadığını sordum, uçmamış.
“Pırpırlı uçaklar jetlerden çok daha güvenlidir, jet bambaşka bir şey, çok hızlı” dedi ve bir anektod anlattı:
Pilotların birisinin köydeki annesi oğluna mektup yazmış ‘Oğlum fazla yükseğe çıkma , yavaş uç’ demiş.
“Halbuki yavaş ve alçaktan gitmek en tehlikeli iki şey” diye de açıkladı.


Uçuş anıları ile ilgili Türkçe'de pek az yayın var, bunlardan ikisini tanıtmak istiyorum:
İlki Cranwell Hatıraları – Bir Havacı Teğmenin Güncesi Hava Teğmeni Canip Orhun’un güncesi. Canip Orhun 1943 te uçuş eğitimi almak için İngiltere'ye gidiyor, ama bugün havayolu ile 4 saat süren bu yolculuk, o zamanki şartlarda üç ay sürüyor, zira Akdeniz Alman Donanması'nın hakimiyetinde olduğundan önce Mısır'a kadar trenle gidip oradan bindikleri lüks yolcu gemisi ile Afrikanın güneyinden Ümit Burnu'nu dolaşarak İngiltere'ye ulaşıyorlar.
Canip Orhun akıcı anlatımı olan neşeli bir genç. Havacılıkla ilgili anılarının yanında, İngiliz hanımlarla münasebetlerine kadar pek çok ilginç detaya güncesinde yer vermiş.


Mehmet H. Doğan ise ünlü bir edebiyatçımız, yeni yayınlanan kitabında askerlikten ayrılmadan önce, 1951/57 yılları arasındaki pilotluk günlerini anlatıyor.
Kitapta 2. Dünya Savaşının efsanevi uçaklarından Spitfire ile ilk uçuşunda, önce telsizi bozulup, sonra da iniş takımları açılmayınca arkadaşlarının başka bir Spitfire'ın üzerine tebeşirle sol tekerleğin açılmıyor yazarak havalanıp yanında uçmaları gibi ilginç anektodlar bulunuyor, ama beni en çok etkileyen kısım 1960 ihtilalinden sonra kaldırılan emirerliği müessesesinden bahsettiği bölüm oldu.

Bunu sizlerle paylaşmak istiyorum:
"Bandırma'da subay ve assubayları üsse götüren otobüsler iskele önündeki meydandan kalkar akşam da aynı noktaya bırakırlardı. Emirerleri subaylarını akşamüstü bu meydanda karşılarlardı. Gerekiyorsa birlikte çarşıya uğranır, sonra da eve gidilirdi, ya da emireri aynı otobüsle üsse dönerdi. Herşeyin düzgün gittiği günlerde hergün yinelenen bir alışkanlık. Ama o gün bir kaza olmuşsa hele şehit verilmişse... telefonun lüks sayıldığı günlerdi; haber şehre ulaşsa da kimse inanmazdı son otobüs üsten dönünceye kadar. Emirerleri subaylarını karşılayıp birer birer dağılırken, subayı o gün şehit düşmüş olan er öylece kalakalırdı meydanda, son otobüs dönünceye kadar beklerdi orada, bir umut...Ne yapacağını bilemezdi o zaman. Öteki erlerden ayrı,bir büyük acıyı paylaşan isandı o artık: Komutanı, her gün aynı eve birllikte hizmet ettikleri; yiyecek et, ekmek, meyva, odun kömür götürdükleri komutanı olmayan bir emireriydi."

Fotoğraflar 1964'te Kıbrıs'ta uçağı vurularak rumlara esir düşen ve öldürülen Yzb. Cengiz Topel'e ait