Cuma, Mayıs 23, 2008

sigara pazarı


Bugün sigara şirketlerinden birinde çalışan bir genç öksürük yakınması ile başvurdu. Sigara içip içmediğini sordum,
"İşimiz gereği ağır pasif içiciyiz” dedi.
Barlarda pazarlama üzerine çalışıyorlarmış.
"Ne yapıyorsunuz yani?" dedim.
"Önce kanalları açmak gerekiyor, barları belirleyip oraya gösterişli arabalarla gidiyor, sigara dolapları, promosyon malzemeleri koyuyoruz. Daha sonra bu barları ziyaret edip insanların alışkanlıklarını gözlüyoruz” dedi. "Anket mi yapıyorsunuz?” dedim.
“Hayır, soru sormamız yasak. Bizimle konuşurlarsa konuşuyoruz, ama daha çok insanları, davranışlarını gözlüyoruz. Mesela hangi kıyafeti giyenler ne tür sigara içiyor. Sonra sigara fiyatında kırılmalar var; sigara markasına göre davranış biçimleri, neler yiyip içtikleri, barda nereye oturdukları,hepsini gözlüyoruz kafamıza kaydediyoruz ve daha sonra rapor haline getiriryoruz” dedi.
“Ne işe yarıyor bu raporlar?” diye sordum.
“Şirket buna göre piyasaya yeniürünler çıkartıyor, mesela 25 yaşın altında gençlerin fazla ağır sigaralar içmediğini saptıyoruz, onlara yönelik hafif sigaralar çıkartıyorlar” dedi.“Kimsenin haberi olmuyor bu gözleminizden, öyle mi?” dedim
“Evet, gizli bir şey değil, ama karşıdan izliyoruz. Pazarlamada bu tip çalışmaları her şirket yapıyor, mesela marketlerde ‘ghost shopper’ denen insanlar dolaşıyor. Bunlar alışveriş arabasıyla dolaşıp tam siz bakarken bir ürünü alıp arabaya atıyorlar ve sizi gözlüyorlar, genelde hedefteki insan da o ürüne odaklanıp alıyor" dedi.
"Memnun musun işinden?" diye sordum.
"Ben işetme mezunuyum, mali olarak da veri olarak da en büyük şirkette çalışıyorum, daha ne isterim" dedi.
Muhtemelen pasif içicilikten kaynaklanan astım başlangıcı bulguları olduğundan tozlu dumanlı ortamlardan uzak durmasını salık verdim ve Bricanyl exp. sirop 3x1 yazdım.

Çarşamba, Mayıs 21, 2008

resmi gazete



Bugün öksürük yakınmasıyla başvuran emekli bir mali işler müdürüne sigara içip içmediğini sordum. "Bıraktım” dedi sonra birden aklına gelmiş gibi, “halka tarlasında 50 kloya kadar tütütn ekip kurutup işleme hakkı verilmiş biliyor musunuz?" dedi
“Kaçak tütün yasağı çok önce kalkmamış mıydı? dedim.
“Hayır göz yumuluyordu, bu yasaya sıkıştırmışlar, ben de gazetenin ufacık haberler köşesinde gördüm. Zaten gazetede haber okumak istiyorsan onları okuyacaksın, gerisi magazin, kimse de 15-20 lira verip Resmi Gazete alamayacağıan göre yasaları öğrenmek imkansız. Bence nasıl gazeteler icra ilanları yayınlıyor, onun gibi yasaların da yayınlanması, halkın okuyup öğrenmesi lazım” dedi.
“Resmi Gazete 15-20 lira mı? Hem de her gün yayınlanıyor değil mi?” dedim
“Tabi, ben 40 yıl her gün işim icabı resmi gazete okudum , emekli olduktan sonra artık okuyamıyorum. Ancak büyük işi olan avukatlar, müteahhitler alabilir” dedi.

Öksürüğü soğuk algınlığına bağlı olduğundan Benical cold tb 3x1 yazdım.

Salı, Mayıs 20, 2008

bulgaristan



Bugün bir gebeyi kaydederken doğum yerini sorunca
"Bulgaristan" dedi.
"1989’daki göçle mi geldiniz?" dedim.
Öyleymiş, o zaman 9-10 yaşlarındaymış.
“Türkiye’yi nasıl buldunuz o zaman, sizi en çok şaşırtan neydi?” diye sordum
Hiç düşünmeden
“Geceleri sokakların kalabalığı bizi çok şaşırtıyordu, annem 'bunlar hiç uyumuyor mu?' diyordu, Bulgaristan’da saat 9 dedin mi herkes evine çekilir, sokakta kimse kalmazdı” dedi ve biraz düşündükten sonra ekledi “Bir de çocuklarla yaşlılara karşı davranışlara çok şaşırmıştım. Bizim orda herkes çocuklarla yaşlıları çok sever, iyi davranır, burada kimse onları umursamıyor” dedi.

Sonradan ek: Bugün 1978'de Bulgaristan'dan göçen başka bir hastaya aynı soruyu sordum. O zaman Türkiye'nin hayat standardını çok düşük bulmuşlar, sokaklarda sürekli silahlar patladığı gibi marketlerde de mal yokmuş. "Bulgaristan'da parmak boyunu geçen çakı bile yasakken burada sokaklarda elde silah dolaşıyorlardı" dedi.

Salı, Mayıs 13, 2008

tango salsa



Bugün kolleterolü yüksek olan bir hastaya spor yapıp yapmadığını sordum.
"Lisanslı sporcuyum" dedi.
Ne sporu yaptığını sordum, latin dansı yapıyormuş.
“Dans spor mu sayılıyor?” dedim
“Tabi federasyonu bile var” dedi. Yarışmalara katılmak için federasyonun çok sıkı olan elemesinden geçmek gerekiyormuş.
"Hangi Latin dansını daha çok seviyorsunuz?” diye sordum
“Her dansçı gibi ben de tümünü yaptıktan sonra tangoda karar kıldım, doğaçlamaya daha açık” dedi.
“Danstan para kazanılıyor mu?” dedim
“Ancak dersanelerde kurslarda ama onun da kaymağını İstanbul yiyor. Tolga Han çok para kazanmış zamanında, şimdi de işte bir sürü dans okulu var, Tan Sağtürk var” dedi.
“Tan Sağtürk’ü tanır mısınız? Biyografisi çok parlak başarılarla dolu ama Google da adını aratınca Türkçe sayfalar dışında hiç bir şey çıkmıyor” dedim.
“Evet haklısınız , Rusya’da Bolşoy'da dans etmiş diyorlar, kolay değil... Orada dans ettikten sonra insan neden buralarda oyalansın, ama kendini bu kadar da abartmış olabilir mi?" dedi.


"Bilemiyorum, neden olmasın. Bir de böyle kerameti kendinden menkul Oktay Sinanoğlu var. Türk Aynştaynı diye tanıtılıyor ama adı internette 30-40 yıllık bir iki eski çalışması dışında hiçbir yabancı sayfada geçmiyor?” dedim.

Çarşamba, Mayıs 07, 2008

makinistlik



Bugün emekli bir tren makinisti ilaç yazdırmaya geldi.
Hangi hattan emekli olduğunu sordum. Ankara’da banliyö hattında ve Mavi Tren'de çalışmış.
"Bir trende kaç makinist oluyor ?" dedim.

Banliyölerde bir asli, bir yardımcı makinist varken Mavi Tren'de iki usta makinist bulunuyormuş.
Nasıl makinist olunduğunu sordum. TCDD nin düzenlediği 6 aylık kursla önce yardımcı makinist olunuyor, bu görevde 4-5 yıl çalışıp belli bir kilometre yapılınca tekrar kursa gidiliyor, yine 6 aylık kurs sonucu usta makinist olunuyormuş.
"Bu usta makinistlik kaptan pilotluk gibi bir şey o zaman” dedim. “Aynen öyle “ dedi. "Mavi trenle İstanbul’a gittiğinizde nerede kalıyorsunuz?” diye sordum. TCDD’nin misafirhanesi varmış, oraya gidip sefer numarasını kaydederek istirahat ediyorlar, ertesi akşam yine gece yolculuğu ile Ankara’ya dönüyorlarmış."Evden epey ayrı kalınıyor herhalde” dedim.
“Mavi Tren'de öyle, iki gece yol bir gece ev”
dedi.
“Pamukova kazası olduğunda görevde miydiniz?” dedim; görevdeymiş.

“Neden oldu kaza sizce?” diye sordum.
Önümüzdeki dar sokağı işaret ederek "
Şimdi Doktor Bey, bu sokakta 120yle gidebilir misiniz? Altınızda Mersedes dahi olsa bu yolda yapılacak sürat bellidir, 120 ile otobanda gidilir” dedi.
“Peki makinistler kendi inisiyatifleri ile mi sürat yapmışlar?” diye sordum.
“Yok canım, hiç yapabilirler mi! Talimatnamede nerede ne süratle gidileceği yazılı. Daha hızlı giderse ara istasyonlara erken varır, ceza alır. Siz baştan taahüt ediyorsunuz ‘şu istasyonda şu saatte olacağım diye’ " dedi, ve ekledi "Kazadan sonra kaldırdılar o seferleri zaten. Normalde Ankara-İstanbul 7 saat 10 dakika sürüyordu, altıbuçuk saate indirmişlerdi. 40 dakika için onca insan telef oldu".

Resimler tren yolu dioramaları (gerçek veya kurgu bir anın üç boyutlu olarak modellenmesi demekmiş, ben de bugün öğrendim)

Türkiyede de
model trenciliğe gönül vermiş çok insan varmış.
Trenle ilgili parçalar da buradan dinlenebilir.

Pazartesi, Mayıs 05, 2008

izmir'de inci kefali



Bugün Van’lı yaşlı bir hanıma tahlillerinde kan yağları yüksek çıkınca ızgara veya haşlama balık yemesini önerince
“Biz çok balık yeriz” dedi.
“Ne balığı yiyorsunuz?” diye sordum.
Van’dan getirttikleri inci kefalini yiyorlarmış.
“Tuzlanmışını getirtiyorsunuz herhalde” dedim.
“Tuzlu da getiriyoruz, tazesini de getiriyoruz, uçak kaç saat sürüyor ki?” dedi.
“Siz şimdi İzmir gibi balığın bol ve ucuz olduğu deniz kıyısına, Van’dan balık getirtiyorsunuz, öyle mi? Peki kaç kilo getirtiyorsunuz?” dedim.
“30-40 kilo getirtiyoruz, bende çocuk torun çok, herkes istiyor” dedi.
“Tuzlu balığı nasıl pişiriyorsunuz?” diye sordum.
İki saat soğuk suda bıraktıktan sonra unlayıp ister uzgara ister tava yapıyorlarmış.
“Yanına bir de yoğurt çorbası yapacaksın, ımmmh” dedi damağını şaplatarak.

Kendisine taze balığın daha sağlıklı olduğunu ve tuz içermediği için tansiyonunu yükseltmeyeceğini söyledim, ve mümkün olduğunca yürüyüş yapmasını da önerdim

İlk fotoğraf bugünlerde üremek için gölden akarsulara göç ederken sodalı sudan tatlı suya alışmak için akarsu ağzında toplanan inci kefalleri, ikincisi ise bölgede inci kefali konservesi üretimine başlanacağına dair bir haberden.

Salı, Nisan 29, 2008

ders: sahte rapor



Her yıl bu dönemde içimi bir sıkıntı kaplıyor, zira ÖSS ve OKS ye hazırlanan öğrenciler öğretmenleri tarafından yönlendirilerek rapor almaya geliyorlar.
Benim öğrenciliğimde kimsenin başvurmadığı bu davranış gittikçe yaygınlaşıyor.
Prensip olarak hasta olmayan hiç kimseye rapor vermediğim, hatta bu dönemde bunu dış kapıdan ilan ettiğim halde yine de ailelerin ısrarlarla karşılaşıyor, neden sahte rapor vermediğimi tek tek anlatırken çok yoruluyorum.
Bugün ilaç yazdırmaya gelen bir kolej öğretmenine
sınıfların, gerçekten de rapor almak isteyen öğrencilerin söylediği gibi bomboş olup olmadığını sordum.
Öyleymiş, sınav yaklaşınca kimse kalmıyormuş.
“Kalırsa ne yapıyorsunuz?” dedim.
“Çocuğa soruyoruz, isterse kendi başına ders çalışıyor, anlamadığı tekrarını istediği konu varsa birebir özel ders gibi anlatıyoruz” dedi
“Peki sizin yıllık ders programınızda bu son 6-7 haftada işlenilmesi planlanmış dersler yok mu, onlar ne oluyor?”dedim.
“Çizelgeye ‘Öğrenci olmadığından ders yapılamamıştır’ yazıyoruz. Zaten bizim öğrenciler cin gibi, o konuları çoktan öğrenmiş oluyorlar” dedi.
“Ben bu raporu vermiyorum, zira kanımca okullarda gençlerimize vereceğimiz en önemli ders matematik, fizikten önce ahlaklı insan olmak, doğru yoldan ayrılmamak olmak gerekirken öğrenciler bizzat eğitimcilerin, okul müdürlerinin telkiniyle “Git sahte rapor al, başarı bu sınavı kazanmaktır ve başarıya giden her yol mübahtır” diye yönlendiriliyor.
Öğrenciler bu durumu, sahte rapor almayı o kadar içselleştirmişler ki hiç sıkılmadan, normal haklarını ister gibi kapıdan girer girmez rapor almaya geldim diyorlar, vermeyeceğimi söyleyince çok şaşırıyorlar.
Ayrıca yaptığım işin milli eğitim sistemi ile hiç ilgisi yokken, bu kadar iş yükünün arasında neden Milli Eğitim Bakanlığının, bu neresinden tutsan elinde kalacak uygulamasını desteklemem gerekiyor” dedim.
Öğretmen "Siz kendinize göre haklısınız, ama öğrenciler de haklı. Zaten onlar yolunu bulmuşlar, duyuyoruz: Alsancak’ta milli piyango bileti karşılığında rapor veren doktorlar varmış. Bileti götürüyormuşsun, istediğin kadar rapor veriyormuş” dedi gülerek ve ekledi “Ben de mesleğe ilk başladığımda asla özel ders vermeyeceğim diyordum, ama zaman insanı yumuşatıyor.Zamanla maddi sıkıntılar sonucu özel ders vermeye başladım, ama hala dersine girdiğim öğrencilere özel ders vermeme prensibini koruyorum”.

Pazartesi, Nisan 28, 2008

sarıkamış


Haftasonu okuduğum Köprülü Şerif (İlden)’in anılarından, Sarıkamış muharebesinin tüm diğer unsurların yanı sıra ordunun elinde doğru düzgün harita olmayışından da kaynaklandığını öğrendim.
Sarıkamış’ta tümen komutanı olarak yer alan Şerif Bey’in anıları teknik ve askeri ayrıntıların çokluğu nedeniyle biraz güç okunur olsa da daha önce kıyısından köşesinden okuduğum Sarıkamış’ı daha genel olarak kavramamı sağladı.
Anladığım kadarıyla 20 gün içinde 120 bin kişilk bir ordunun 110 bin ferdinin kaybı ile sonuçlanan bu felaketin temel nedeni Enver Paşa’nın alay bile komuta etmeden başkomutanlığa getirlmesi ve gerçeklerden kopuk hırsıymış.

9. ve 10. Kolorduların Allahuekber Dağlarını aşmaları (aşamamaları) bir zorunluluktan değil, Enver Paşa'nın Balkan Harbindeki eziklikle, ve kurmay heyetini oluşturan Almanların (aslında Rusları Batı cephesinden uzak tutma niyetiyle) gazıyla Ruslara karşı fantastik bir zafer kazanma (hissettirmeden arkalarına dolaşarak “ters cephe savaşı” tabir edilen sırtını Kafkasya’ya vererek Rusları yok etme) çabasından kaynaklanmış. Bölgeyi hiç tanımayan Alman kurmay heyeti ellerini haritanın üzerinde hızlı hızlı kaydırıp çevirme planları yaparken aklı başında Türk subayların ordunun, hele kış koşullarında harita üzerindeki eller kadar hızlı hareket edemeyeceğini söylemelerinin faydası olmamış. Enver Paşa hesapsızca, insan faktörünü hiç göz önüne almadan hareket etmiş. Bir subayın harekata dair anıları şöyle:
“Herkes Sarıkamış’ı hücum edilecek tepenin hemen arkasında sanıyordu, çünkü elimizdeki 1:200 000 ölçekli haritada (Oltu paftası) kötü şansa mahkum bir hattat kalemi, kitabe kenarında bir kaç yolun birleştiği bir noktaya, haritanın öbür yazıları tür ve oranında “Sarıkamış” adını oturtmuştu. Gerçekte Sarıkamış 8 km. kadar daha uzaktaydı.
Komşu bir paftanın yakın bir yerini-yolların nereye gittiğini göstermek amacı ile haritanın kitabe çizgileri içine yazmak bazı ülkelerin topoğraflarına göre bir kuraldır. Fakat yazını türü, metindeki yazıların türünden kesinlikle başka karakterde seçilir.

Haritaya göre üç saat sonra doruk çizgisindeki boyun noktasını geçeceğimizi sanıyorduk.İki katı uzaklıkta yol aldık, yine yokuştan kurtulamadık.
Topçuların bu dik ve karlı dağ yolundan nasıl çıkacaklar aklım almıyordu.Biz zahmetle güçlükle, fakat disiplin ve düzenden ayrılmayarak en sonunda çıktık. Fakat bizi arka tarafı iniş bir boyun noktas değil, çok geniş ve uçsuz bucaksız görünen bir kar yaylası karşıladı. Pek yorulmuş ve takatsiz düşmüştük. Tam yayla üzerinde keskin bir rüzgar ve ardından şiddetli tipi başladı. Bu andan itibaren gözgözü görmez oldu. Kimsenin kimseye yardım etmesi söz söylemesi, sesini duyurması imkanı kalmadı. Subaylar çok uğraştı fakat kolordu çözülüp eridi. Hala gözümün önündedir. Yol kenarında karların içine çömelmiş bir er bir yığın karı kolları ile kucaklamış, titreyerek, çığlık atarak dişleriyle kemiriyor, tırnaklarıyla kazıyordu. Kaldırıp yola götürmek istedim, umursamadı. Beni hiç görmüyor duymuyordu. Zavallı cinnet geçiriyordu. Böylece şu uğursuz buzlar içerisinde biz belki onbin kişiden fazla insanı bir günde karların altına bıraktık ve geçtik.Enver Paşanın karakteri ile ilgili bir iki pasajı da buraya almak istiyorum:
Edirne’de bazen otomobille gezerdik. Enver paşa şöförü bir yana iter ve otomobili kendi kullanırdı. Canımız ağzımıza gelirdi. Ne dere dinler, ne tepeyi görür, inişe yokuşa en büyük süratle sürer götürürdü, bize neler çektirmezdi (…) aceleci, inatçı, dik başlıdır.
Enver Paşa geride karargahta oturup muharebeyi yönetmesi gerekirken en önde avcı hatlarında gezmekte, askerlere o anda aklına esen emirleri vermekte, birlikler arasında koordinasyonu bozmaktadır:
Akşam oldu saldırı eldeki birkaç yüz eri ve yirmi otuz subayı gömmekle sonuçsuz olarak bitti, fakat Enver yine öyle endişesiz hain kaldı. Çerkesköy tarafından, önünde boynu bükük bir çocukla yanımıza geldi:
-Kaçarken tuttum, kurşuna dizilecek! emrini verdi.
Ateşin karşısına getirdik ve sorguladık
-Çocuk sen kimsin, hangi birliktensin? dedik.
Tümen komutanı Albay Arif Bey “kaçak" diye hayatı gaspedilecek olan bu çocuğu tanıdı. Harp okulunun son sınıfını tamamlamadan çıkmış, savaşın ilk gününden beri bilmem hangi bölükte takım kumandanlığıyla güzel hizmetleri geçmiş.Çerkesköy hücumu sonrasında takımı -zaten beş on kişiymiş- tümüyle yok olmuş. Kendisi alay komutanını ararken yine avcı hattında bir ağacın altında biraz soluklanmak için oturmuş. Enver Paşa hazretleri o sırada kendisini yakalamış getirmiş.

Bu çocuk 17-18 yaşlarında zayıf, sarı benizli, yoksul durumda bir gençti.Anlattığı şeyler doğru da olabilirdi, yanlış da. Fakat şu kesindi ki bu çocuk Çerkesköy eteklerine kadar tabanı delik bir çift potin, çok eski ve örselenmiş ince bir kaputla titreye titreye sürüklenmiş gelmişti. Ve gerilerde değil, ileride, hepimizden daha ileride avcı hattında biraz dinlenmek için oturmuştu.
Enver Paşa’ya bu konuda itiraz edilemezdi, çünkü çocuk tümene sorgulanmak için değil öldürülmek için verilmişti. Bununla birlikte biz emri yürürlüğe koymadık, belki bir zafer falan kazanılır da bağışlattırırız dedik.
O gün zafer kazanılmamış, Enver de emrini unutmamıştı.Ertesi gün bize
“O kaçağı kurşuna dizdiniz mi?” diye sordu.

“Hayır efendimiz, Divan-ı Harp edilmesini buyurmuşsunuz” cevabı verildi.
Enver cevap vermeden emrini tekrarladı ve çocuk tümen karargahı muhafız bölüğüne teslim edildi. Allah zavallı, renksiz hasta çocuğa rahmet eylesin. Bu günahsız, hızla gelen zulmün şehidi bize birçok zaman iç sızısı oldu. Çoğumuzun evinde buna yakın oğullarımız vardı.Hala fersiz gözleri, zayıf, bitkin, iki bacak üzerinde güçlükle duran iki avuçluk vücutcağızı, ince kolları, bükülen boynu gözlerimin önündedir.

Bu çocuk da doğal olarak bir anadan doğdu, O ana yavrusunun beşiğini sallarken -tıpkı Enver’in anası gibi “Büyüsün paşa olsun” diye ninni söyledi. Enver'ler paşa oldular çünkü ocak söndürmesini, evler yıkmasını, ordular batırmasını bildiler, fakat bu çocuk teğmen bile olamadı. Şimdi ise şımarık ve katil bir uğursuzun beceriksizlik ve bilgisizliğini örtmek için sert disiplin adına verdiği emirle suçsuz ve günahsız olarak kurşuna dizildi.
Enver’in şu beş on yıla sığdırdığı cinayet ve hıyanetleri belki Sirus’un zulümünden çoktur, fakat şu zavallı çocuğu şanssız annesine çok görmesi kadar büyük bir cinayeti yoktur, ve olamayacaktır.

Cuma, Nisan 25, 2008

trifaze akım


Bugün sınava çalışmak için sabahlamak isteyen bir üniversite öğrencisi uyutmayacak ilaç yazdırmak için başvurdu.
Ne okuduğunu sordum, elektrik mühendisliği okuyormuş.
“Bu trifaze akım ne oluyor? diye sordum
Akım birbirine 120 derece açıyla üç faza bölünüyor, böylece aynı hatta üç akım taşınmış oluyor. Bu sayede tek faza fazla yük binip trafoların yanması engelleniyor” dedi.
“Dalgaların birbirine açısı mı oluyor bu? 120 derece?” dedim, öyleymiş.
“Eskiden böyle değil miydi ki monofaze elektrik saatleri kullanılıyordu?” dedim
Eskiden de üç faz varmış ama her faz bir mahalleye verilirmiş. Daha sonra apartmana giren trifaze akımın her fazı bir daireye verilmeye hatta sonzamanlarda dairenin içindeki bölümler ayrı faza bağlanmaya başlanmış.
“Şimdi mesela evinizde buzdolabının kullandığı voltaj düşebilir ama salon ayrı fazda ise televizyon bu düşüşten etkilenmez” dedi.

Kendisine uyanık kalmak için ilaç içmenin sağlıklı bir yol olmadığını, uyanık kalsa bile ilaçlar nedeniyle konsantre olamayacağını, ayrıca konuyu basitleştirerek anlatışına bakarsak konusunda hakim olduğunu, zira bir konuyu ancak iyi bilen kişinin konuyu basitçe anlatabileceğini söyledim, ilaç yazmadım.

İlk fotoğraf Bodrum Tedaş müdürünün düğün davetiyesiymiş

Çarşamba, Nisan 23, 2008

köy öğretmenliği



Dün torununu muayeneye getiren emekli bir öğretmene göreve nerede başladığını sordum. Elazığ’ın bir dağ köyünde başlamış. Kendisi de Elazığ'lıymış, Elazığ öğretmen okulunda okumuş.
"Elazığ o zaman şimdikinden çok daha modern bir yerdi, biz kolsuz elbiselerle gezerdik. Keban barajı yapılınca köyleri barajın altında kalan köylülerin şehir merkezine gelmesiyle muhafazakarlık başladı" dedi.
Okul şimdi meydandaki öğretmen evinin bulunduğu binadaymış. Öğretmen okulları köy enstitülerinden sonra açılmış, 1971 de kapatılmış. Daha sonra da lise düzeyinde öğretmenlik eğitimi veren okul kalmamış.
Kendisi de bu okulun son mezunlardanmış
“Siz liseyi bitirip, öğretmen olarak köyde göreve başladınız yani” dedim, şimdiki ÖSS’ye hazırlanan lise mezunlarını böyle bir konumda hayal etmeye çalışarak.
“Tabii, hatta ben 17 yaşımdaydım da göreve başlamak için yaşımı büyüttüm” dedi.“Aileniz nasıl karşıladı?” diye sordum.
“Babam bana çok güvenirdi. Görev yaptığım köy aynı “Buzlar Erimeden” romanındaki gibiydi. Kış başlayınca kar yolları kapar, bahara kadar kimse köyden çıkamazdı. Baharda da şehre gitmek için sabah ezanında köyden yürüyerek çıkardık, karda bata çıka ancak öğlen vakti asfalta ulaşırdık, ondan sonra araba beklerdik”
“Maaşınızı nasıl alıyordunuz?” dedim.
“Babam alıyordu, bazen ormancıların arabası gelirdi, onlarla bana erzak gönderirdi. Zaten köyde para gerekmezdi ki. Köylüler çok, ama çok iyiylerdi. Benim kaldığım lojman tahtadan bir barakaydı, kapısının kilidi yoktu. Eve geldiğimde bakarım mutfakta yumurtalar yoğurt ekmek, sobanın başına odunlar yığılmış, soba yakılmış. Kimin yaptığını da bilmem, herkes çok iyi davranırdı. Her gece bir evde otururduk gaz lambası ışığında sohbet ederdik, saz çalanlar olurdu. O köyde dört yıl kaldım, görevim bittikten sonra da ilişkimiz kopğmadı. Mesela hasta olanlar Elazığ’a geldiklerinde bizim evde kalırlardı, babam tedavileriyle ilgilenirdi. Gençliğimi hatırlattınız bana Doktor Bey” dedi gözleri dolarak.Torununun soğuk algınlığı olduğundan evde ateş düşürücü hangi ilaçların bulunduğunu sordum.
“Calpol vardı, ama haberlerden sonra hemen çöpe attık, zararlı mıymış gerçekten” dedi.
Kendisine Calpol hakkında çıkan haberlerin gazetecilerin cehaletinden, sorumsuzluğundan ve soruşturmadan haber yapma alışkanlıklarından kaynaklandığını, zira yurtdışındaki haberlerde bahsi geçen Calpol’ün İngiltere’de satılan, Türkiye’dekinden farklı formülasyonda başka bir ilaç olduğunu, günlerdir çöpe atılan Calpol’lerin (Hemen herkes elindekini derhal çöpe atmış) milli servetimiz olduğunu, bu ilacın içerdiği saf Parasetamol’ün yıllardır her yaş grubunda güvenle kullanıldığını belirterek Parol sirop 3x1/2 ölçek yazdım.

Fotoğraflar Şırnak'ta görev yapan Semra Öğretmen'e ait.

Pazartesi, Nisan 21, 2008

boksör burnu



Bugün beyin damarlarında tıkanıklık nedeniyle ilaç yazdırmak isteyen ufak tefek kavruk bir hastanın burnundaki şekil bozukluğu dikkatimi çekti
“Boksla uğraştınız mı?” diye sordum
Milli boksörmüş, hala arada sırada gençleri antrene ediyormuş.
"Burnunuz kaç kere kırıldı?” diye sordum
“Sayısı yok!” dedi burnunun ucunu lastik gibi bastırarak, “zaten boksörün burnundaki kemik alınmazsa olmaz, yumruk yiyince canı yanar”
“Siz de aldırdınız mı yani?” dedim
“Ben ordu boks takımındaydım, askerdeyken aldılar” dedi.
“Sokakta kavga ediyor musunuz?” dedim
“En sevmediğim şeydir, hiç kavga dövüş sevmem. Bazen hakaret bile oluyor, susuyorum, tamam kardeşim sen haklısın diyorum. Yanımdaki birisine olursa o zaman iş değişiyor ama. Allah korusun, vurduktan sonra da üzülüyorum. Aciz birisine vurmak iyi bir şey değil” dedi
“Boks kavgada işe yarıyor yani” dedim
“Yaramaz mı. Adam cüssesine gücüne güvenir ama bilinçsz hareket sadece onu yorar. Sporcu ne yaptığını bilir, teknik iki üç vuruşla yere yıkar. Mesela boyuna bir aparküt vursan adam ayakta kalamaz” dedi.

Hastalığının yaptığı sporla da ilgili olabileceğini söyledim, ve ilaçlarını düzenli kullanmanın yanı sıra sigaradan uzak durması gerektiğini anlattım.

İlk heykel Rodin'in, ikinci resim kendisi de eski bir boksör olan müteveffa aktör Jack Palance (Vladimir Palahnuik)

Perşembe, Nisan 17, 2008

uzaktan borsa



Bugün kan yağları yüksek çıkan emekli bir hastaya egzersiz yapıp yapmadığını sordum.
“Hergün Borsaya yürüyorum” dedi.
“Kuru üzüm, incir borsasına mı?” dedim
Gülerek "Hayır canım, bilgiğiniz menkul kıymetler borsasına” dediTaşrada hemen bütün bankaların borsa oyuncuları için özel salonları varmış. Bazılarının her ilçede bile oluyormuş. Buralarda İstanbul Menkul Kıymetler Borsası ile eş zamanlı olarak fiyatlar ışıklı panolarda akıyor, işlemler onlayn olarak sanki borsanın içindeymişsin gibi yapılabiliyormuş.
"Girişin bir ücreti var mı?” diye sordum.
“Yok, bazı bankalar kart veriyor, bazıları için sadece hesabınız olması yeterli, ben 15 yıl önce emekli olduğumdan beri sürekli oynuyorum, kahve alışkanlığım yok burada vakit geçiriyorum” dedi. Salonda yemek yokmuş, ama çay kahve varmış.
"Peki bu onbeş yıllık bilançonuz nasıl, karda mısınız? dedim.
“Evet, kesin birşey söylemek zor ama diğer yatırım araçlarından daha fazla kazandım, oyalandığım da yanıma kar kaldı” dedi
“Bugünlerdeki düşüşten etkilendiniz mi?” diye sordum.
“Zarara uğramadım, vakitlice sattım da yerine mal alamadım” dedi.

Halk arasında kötü huylu kolesterol olarak bilinen LDL si sınırın üzerinde olduğundan kendisine yağdan kısıtlı diyet verdim. Hergün en azbir saat ve 5 km yürümesini, bu şekilde LDL nin küçük damarlar üzerindeki olumsuz etkisini azaltarak, iyi huylu kolesterol olan HDL sini yükseltebileceğini ve ilaç kullanmasına gerek kalmayacağını anlattım.

Fotoğraflar Şanghay Borsası'ndan

Çarşamba, Nisan 16, 2008

eskiden urfa


Bugün ilaç yazdırmaya gelen bir Manisalı emekli öğretmene göreve nerede başladığını sordum. 1978’deUrfa’nın bir ilçesinde başlamış.
“Nasıl o zaman böyle PKK meseleleri var mıydı?” diye sordum.
“Yoktu, ben ilk bu PKK’nın adını okul duvarına yazmışlar orada gördüm, sordum nedir bu diye, köylüler de bilmiyordu, ama sonra geceleri köye propaganda yapmaya gelmeye başladılar” dedi.
“Nasıl yapıyorlardı?” dedim
“Plakası sökülmüş Rus malı bir motosikletle gece karanlıkta gelirler, köylüyü kahvede toplarlar, zaten köylü gece orada topludur, anlatırlar işte ezilmiş oldukları, buralar bizim falan. En son da bana dönerler, ‘E hoca Turgutlu nasıl?’ derler, ben de iyi derim ne diycem” dedi
“Neden Turgutlu’yu soruyorlar?” dedim
“Ben Manisa’lıyım ya, Turgutlu da o zaman meşhurdu, hem solcuydu, hem çok kürt göçü almıştı. Sonra göçmenlerle yerliler arasında büyük sorunlar çıktı, bağlarını gaspettiler, yaktılar. Şimdi o günlerin tepkisi Turgutlu’da MHP önde.” dedi ve ekledi ”Doktor bey o zamanlar bu sağ sol işi çok ileri gitmişti. Tarafsız kalmak mümkün değildi. Solun içindeki gruplar bile birbiriyle çatışıyorlardı.Urfa da iki üç akşama bir birini duvarın dibine atarlardı”
“Ne demek atarlardı?” dedim
“Öldürüp atarlardı. O zaman öğretmen okulları iki yıllıktı ama mesela sen sağ iktidar zamanında girdin, iktidar değişti solcular geldi, bir daha hayatta okulun kapısından giremezdin. İmkanı yok giremezdin. Zaten bu yüzden okula devam edemeyenler için 4 aylık bir kurs düzenlediler, işte iki yıl bile az ama öyle eften püften kursla lise mezunu herkesi öğretmen yapıp tayin ettiler” dedi.

İkinci fotoğraf Gökhan Uçar'ın

Pazartesi, Nisan 14, 2008

ağaç tedavisi



Haftasonu Marmaris Bozburun Bayır köyünün meydanındaki ulu çınar ağacının budanmış, ve yamanmış olduğunu görünce ağacın altındaki köy meydanında oturanlara neden böyle birşey yapıldığını sordum.
Muhtarın söylediğine göre köylerinin simgesi haline gelen çınar ağacı çürümeye başlayınca bu işlerden anlayan bir ziraat mühendisini çağırmışlar. Mühendis sadece muayene için 350 lira almış. Sonra çürüyen dallar kesilip ilaçlı bir macunla hava almayacak şekilde sıvanmış, şimdi iyileşmesini bekliyorlarmış.
Mühendisin söylediğine göre çınar 2200 yaşındaymış, hemen yanında yer alan selvi belki daha da yaşlıymış.
Ağacın çevre düzenlemesi ile birlikte 5-6ooo lira harcamışlar. Devlet hiç yardımcı olmamış, Ticaret odasının katkısı ile köy bütçesinden karşılamışlar.

Perşembe, Nisan 10, 2008

evlat acısı


Dün ilaç raporu almak isteyen emekli memur bir hasta başvurdu.
Kayıtlarını kontrol etmek için evde kimler olduğunu sorunca yalnız başına yaşadığını söyledi.

Oğlu askerliğini Güneydoğu'da yapıyormuş. Bir akşam haberlerde Suriye sınırından içeriye teröristlerin sızdığını duyunca oğluna ulaşmaya çalışmış gece boyu ulaşamamış. Sabah ilk iş 8 30 da oğlunu aramış, kahvaltıdan çağırmışlar.
“Oğlum bak böyle böyle sızmalar varmış, dikatli ol” demiş.
Oğlu da “Baba hiç korkma biz çok güçlüyüz, güvendeyiz, bize bir şey yapamazlar” demiş.

İşine gitmiş, arkadaşları oğlunu sormuş, “Sabah konuştuk neşesi yerinde selamı var” demiş.
Saat 10 30 da telefon gelmiş, tabur komutanı ağlayarak haberi vermiş,
"Sen oğlunu bize sağlam teslim ettin, biz ölüsünü gönderiyoruz” demiş.

“Bu kadar basit işte !” dedi sustu.
Başsağlığı diledikten sonra ağladığım belli olmasın diye ekrana dönüp raporunu tanzim ettim. Hasta çıktıktan sonra da polikliniğe bir süre ara verip camdan dışarıyı seyrederek rahatça ağladım.