Salı, Ağustos 14, 2007

su sondajı


Bugün sondajcı bir hasta tansiyon ilaçlarını yazdırmak için başvurdu. Sondajın nasıl yapıldığını sordum. Önce matkaplarla belli bir derinliğe kadar delinip, sonra birbirine kaynatılan metal , ya da vidalanan plastik borular deliğe indiriliyormuş. Genelde tarla sulama için yüzeydeki sular kullanılırken, içme suyu amaçlı kazılarda oldukça derine iniliyormuş. En son Bornova’da 148 metreye inmiş.
Dipte güzel su bulunan katmanların seviyelerini belirledikten sonra borunun o seviyedeki kısımlarına filtre takılıyor, daha sonra borunun etrafına çakıl dolduruluyor, yüzeye yakın bölgede ise, çevredeki kötü sular ve kanalizasyonlar karışmasın diye mesela son 50 metreye sulu, cıvık beton dökülüyormuş.

“Adam eski kuyum diyor, foseptiğini kuyuya veriyor, bilinçsiz sondajcılar yüzünden derindeki güzel sularımız da bozuldu, bütün katmanlar birbirine karışıyor” dedi.
“Nasıl karışıyor?” diye sordum.
“Kötü suların olduğu katmanlara da filtreleme yapıyor. E bir tane olsa neyse, aynı bölgede belki 500 kuyu var, bütün sular birbirine giriyor, derindeki güzelim su acılaşıyor” dedi.
“Suyun tadına nasıl karar veriyorsunuz?” diye sordum, kendisi tadıp karar veriyormuş. Yüksek bölgelerde daha tatlı su çıkıyormuş.
Çatal değnekle su aramayı sordum. dedi. “Bence palavra!”“Adam dut dalını kesiyor, köşesini de kıvırıp eline alıyor, köşeyi biraz fazla kıvırsan dalın ucu havaya kalkar zaten” dedi.






İlk fotoğraf buzulda araştırma yapan bilimadamlarının analiz amaçlı açtıkları sondaj kuyusundan çıkan sıcak su ile keyif yapmalarını gösteriyor.

Cumartesi, Ağustos 11, 2007

dedikodu


Bugün 80’li yılların başlarında İstanbul’da Bağdat Caddesi’nde lüks şarküteri işletmiş bir hastamla sohbet ettik. O yıllarda lüks tüketim yeni başlamış.
“Lavaş kiri peynirlerini ilk ben getirdim, o zaman kaçaktı, tezgah altından satardık” dedi.
“Bildiğimiz üçgen peynirlerden mi?” diye sordum.
“Evet onlardan , bizim Karper peynirden bir farkı yok ama talep vardı işte” dedi.
Esas parayı hazır yemek işinden kazanıyormuş,
"Zengin muhit olduğundan evde yemek pişirmeyle de, fiyatlarla da uğraşmazlardı, yemekte kar oranı % 200 dü” dedi.
O zamanlar pek çok ünlü müşterisinin arasında yeni cinsiyet değiştirmiş olan Bülen Ersoy’da varmış. Dükkana mutlaka sağ ayağı ile besmele çekerek girermiş, ama ağzı çok bozukmuş.
“Dükkanda mı kötü konuşurdu?” dedim.
“Yok bir keresinde telefonla pastırma sipariş veriyordu, içerdeki annesine yağlı mı, yağsız mı olsun diye sordu. Annesi herhalde duymayınca sana söylüyorum… diye bir küfürler savurdu, ben utandım” dedi.

Dükkanda kibar konuşurmuş, bir keresinde tüm çalışanlara 500 lira bahşiş vermiş, en son kasada oturan kendisine de verince “Bülent Hanım ben buranın sahibiyim” diyecek olmuş. Bülent Hanım:
“Olsun hatıra olarak saklarsınız diye veriyorum” demiş.

Perşembe, Ağustos 09, 2007

uçak yakalama


Bugün uçak yakalama sistemleri üreten bir sanayicinin ilaçlarını yazdım.


Savaş uçaklarında sistemler yolcu uçaklarındaki gibi yedekli olmazmış, her şeyden bir tane varmış. Bu nedenle arıza olursa uçak ve pilot kaybedilirmiş. Freni bozulan uçakları durdurmak için iniş pistlerine ağlar kurulurmuş.
Bu ağ pilotun isteğiyle 0,6 saniyede kalkar ve uçağı yakalar, büyük disk frenlerle 300 metre içinde durdururmuş.

Ağların çelikten mi yapıldığını sordum.

Naylon 66 diye bir maddeden yapılıyormuş. Bu madde görünümü naylona benzemekle birlikte çok mukavemetliymiş.
Özelliği kopan liflerin kendi kendini tekrar düğümlemesi imiş. Çok büyük, kalın saç plakaları bile dikebilecek makinalarla dikiliyormuş, ve dikilirken duman çıkarıyormuş. Bantlar şeklinde üst üste bindiriliyor ağ haline getiriliyormuş. Uçağın sivri çıkıntıları da ağın deliklerine takılıp tutunmayı arttırıyormuş. Bu şekilde yakalanan uçaklarda hiçbir hasar oluşmazmış.

Sivil havaalanlarında neden böyle yakalama sistemlerinin kullanılmadığını sordum. “Aslında kullanılması lazım, pistten çıkan uçaklar engellenebilir. Kendilerine bir çıkar sağlayamadıklarından kurmuyorlardır. Benim gördüğüm, her kurumda işler çıkar üzerine yürüyor, fayda ikinci planda” dedi.


MİG-29 un bir Fİnlandiyadaki bir hava gösterisinden sonra hatalı inişinin ağla yakalanmasını gösteren fotoğraflar bu siteden.

gastarbeiter*



Bugün yurtdışından emekli bir hanım ilaç yazdırmak için başvurdu.
Hangi ülkede bulunduğunu sordum, 1966-82 arası Hollanda’da işçi olarak çalışmış.
Orayı özleyip özlemediğini sordum.
“Çok özlüyorum” dedi. İlk giden gruplarda yer almış.
“O zamanlar farklı mıydı avrupalıların türk işçilere yaklaşımları?” diye sordum.
“Çok farklıydı, beni yolda durdurur etrafıma toplanırlardı” dedi.
“Ne diye toplanırlardı?” dedim.
“Hiç türk görmemişler, demek türk kadını böyle oluyormuş diye bakıyorlardı. Ben de o zaman gençtim gösterişliydim, Türkiye’de kapalı olmama karşın eşim orada başımı açtırmıştı, biraz böyle gitsin demişti” dedi. .
Çocukları olduktan sonra tekrar kapanmış. Oradaki komşuları çok saygılıymış. Bir komşusu “Senin her gün mü başın ağrıyor?” diye sormuş, Muhammedi olduğumuz için başımızı kapatıyoruz deyince çok özür dilemiş.
Çalışma hayatı çok ağırmış, kahvaltı, tuvalet he dakikaylaymış.
"Sabah 10 dakikada kahvaltı boğazıma dizilirdi, Onlar ise sabahtan evde kahvaltı edip gekldiklerinden o on dakikada kahve içerlerdi” dedi.


Siz neden kahvaltıyı evde etmiyordunuz?”diye sordum.

“E türkleri bıraksan öğleye kadar uyur, kalkamadığımızdan” dedi
“Hollanda nasıldı o zamanlar?” diye sordum.
“Çok pisti” dedi.
“Ne açıdan?” diye sordum.
Ahlaki anlamda pismiş. Çayırlarda herkes soyunup sevişiyormuş, ağaçlara donlarını asıyorlarmış.
"Türkler geldikten sonra düzeldi orası” dedi.
“Nasıl yani?”diye hayretle sordum.

Türkler çayırda soyunup sevişenlere musallat olup sarkıntılık etmeye başlayınca yapamaz olmuşlar.
“Afedersin burada hoca olan bile oraya gidince şaşırıyor” dedi.

Fikrince şimdilerde burası da aynı oranın eski zamanı gibi pis olmuş.Oradaki Türkler de, tanıdıklardan haber aldığına göre pis işler yapmaya başlamışlar, esrar satıyorlarmış, aralarında hiç dayanışma da kalmamış.




*misafir işçi


Fotoğraflar
bu siteden: Hollanda'da Türk işçileri.

Perşembe, Ağustos 02, 2007

mayıs mayası


Bugün bel ağrısı ile gelen Kula'lı yaşlı bir çifte muayene sonucunda ağrılarının şişmanlıktan kaynaklandığını söyleyip kilo vermelerini önerdim.
Amca:
"Bizim köylük yerde yeme içme çok, habire düğün oluyo, keşkek oluyo, helva oluyo, hanım ekmek yapıyo, tereyağ salça sürüp yiyoruz" dedi.
"Kula'nın ekmeği de pek meşhur, nasıl yapıyorsunuz?" diye sordum.

"Mayıs mayası ile yapıyoruz"
dedi yaşlı teyze.
Mayıs ayında yağan yağmuru tepsilerde biriktirir, sonra onunla hamur yoğururlarmış. Hamura yağmur suyu ve un dışında başka şey konmazmış. Daha sonra yoğurdukları hamur maya görevi görürmüş. Dolapta aylarca saklanabilirmiş, ama açıkta çabuk bozulur,
eşkir, çikin olurmuş.
Köylerinde komşularının ocağı tüttü mü teyze hemen bir parça mayalı hamuru çoğaltır, götürür ekmek edermiş. Bu yöntemle yapılan ekmek
fıska fıska kabarır, hem de hiç bayatlamazmış.
İştahları çok yerinde olduğundan kararın kendilerine ait olduğunu, canın boğazdan geldiği gibi gidebileceğini, ancak atın ölümü arpadan olsun diyerek yemeye devam edebileceklerini, kilo almaya devam ederlerse ağrılarının gitgide artacağını anlattım.


Çarşamba, Ağustos 01, 2007

köy enstitüleri


Bugün kalp ilaçlarını yazdırmaya gelen 84 yaşında emekli bir maarif müfettişi ile sohbet ettik. Nasıl müfettiş olduğunu sordum.
Köy öğretmenliği, müdür yardımcılığı, idarecilik derken çalışmalarının beğenilmesi sonucu ilköğretim müfettişi olarak emekli olmuş.
1945 yılında Konya İvriz Köy Ensititüsünden mezun olup önce kendi köyünde görevlendirilmiş. Okula nasıl başvurduğunu sordum.
O zaman öğrenci bulunmadığından hükumet görevlileri köy köy dolaşır, aileleri ikna edip hali vakti yerinde olmayan köy çocuklarını okula kaydederlermiş. Kız öğrenci bulmak daha zor olduğundan okula hevesli bir öğrenci olduğunda 'alırız ama köyünden bir de kız getireceksin onu da kaydedeceğiz' derlermiş.
Enstitülerde hiç boş vakit olmazmış, sürekli çeşitli işliklerde
münavebeli çalışılırmış. Kendi esas zanaatı demircilik olmakla birlikte marangozluk, inşaatçılık da yan dersler olarak okutuluyormuş.
"Öğretmenleriniz okullu mu, yoksa alaylı mıydı?” diye sordum.
Okullular da varmış, ama iyi zanaatkarların yanında çalıştıkları
da oluyormuş. Örneğin demircilik öğretmenleri o bölgenin en meşhur ustasıymış, ondan hem sıcak hem soğuk demircilik öğrenmiş.
“Öğrendikleriniz sonra işe yaradı mı?” diye sordum.
“Tabi hala kullanıyorum, geçenlerde yazlıkta komşunun fayansı düşmüş, bana geldi tamir ediver diye, marangozluğum da iyidir, kendi eşyalarımı yaparım. Bana sen nerden öğrendin bütün bu işleri becermeyi diye soruyor” dedi.
Okulun geniş tarlası, kaliteli hayvanları varmış . Öğrenciler sırayla birer hafta tarlada , hayvan bakımında, işliklerde çalışırlarmış.

“O savaş yıllarındaki kıtlığı biz hissetmedik, çünkü tarlamızı ektik, buğday kaldırdık, kendi ekmeğimizi yaptık” dedi.
Yaz tatilleri sadece 1 ay olurmuş.
Bir sene de her enstitüden 40-50 kişilik bir sınıf trenle Erzurum’a gidip orada çadırlarda kalarak Pulur Köy Enstitüsü’nün inşaatını yapmışlar.
Okulların kapatılma nedeni olarak kız erkek bir arada okunmasının sakıncalı olması gösterildiğinden okuldaki kız erkek ilişkilerini sordum.
"Hiç olmazdı öyle gönül şeyleri, o vakitler öyle şeyler yoktu, bilinmezdi. Kız- erkek, ırk, dil, para konuları yoktu o zaman. Kız arkadaşlarımızla el ele gezerdik, ne var bunda? Şimdi herkes öyle değil mi, biz 60 yıl önceden bugünleri görmüşüz” dedi.
Okullarını ziyarete hem İsmail Hakkı Tonguç, hem Hasan Ali Yücel hem de İsmet İnönü gelmiş.
Hasan Ali Yücel bir öğrencinin hatırını sorarken "Oğlum neden evine mektup yazmıyorsun bak anan baban merak etmişler diye” şaka yapmış.Bir daha öyle bir maarif vekili görmedi Türkiye dedi.
En son Aydın Ortaklar enstitüsüne gidip ziyaret etmiş, "Bina hala sapasağlam duruyor, ama kullanmıyorlar, camları kırılmış. Sapasağlam bina dururken yanına yeni okul binası yapmışlar" dedi.

İlk iki fotoğraf bu siteden

Pazartesi, Temmuz 30, 2007

kamer genç



Bugün tahlil sonucu almak için gelen Tuncelili bir hastaya Kamer
Genç'in nasıl olup da seçilebildiğini sordum.
"E destekleyenleri var, Nazımiye ve Pülümür'de aşireti var " dedi.
"Tunceli'de aşiret düzeni olduğunu bilmiyordum" dedim
"Güneydoğudaki gibi ağalık şıhlık yoktur ama akrabalık bağı vardır"
dedi ve ekledi "sadece oralardan değil, tüm ilçelerden oy almıştır,
kaç dönemdir milletvekili, pek çok kişiye yardım etti, onlar da
diyetlerini ödüyorlar"

"Ne gibi yardımlar yaptı?"diye sordum.
"Tunceli'de SSK yoktu, hastaneye Elazığ'a gidiyorduk, onu açtırdı.
Bütün kamu kurumlarına işçi memur alınacağı zaman Kamer Genç listesi
gelirdi, o listedekiler alınırdı" dedi.
"Siz nasıl buluyorsunuz tekrar milletvekili seçilmesini?" diye sordum.
"Pek uygun olmadı Tunceli'ye" dedi.

Cuma, Temmuz 27, 2007

sanat işletmeciliği




Bugün bir film ve tiyatro işletmecisi soğuk algınlığı yakınmasıyla başvurdu.
İzmir'de belediyelerin seyyar projeksiyonla parklarda
gösterdiği filmlerin maliyetini sordum.
Normalde ikinci vizyon bir filmin günlük
ücreti 1500 lira civarındaymış. Gün içinde filmi kaç kere gösterirsen
göster-zaten beşten fazla gösteremezmişsin, aynı para ödenirmiş.
Belediye ise filmin sahibi firma ile pazarlık ediyor, filmleri uzun
dönemler için günlük 500 lira gibi bir ücretle kiralıyormuş. Filmi
atıl durumda deposunda bekleyen firma da sürümden kazandığından bu işine geliyormuş.

Birinci vizyon filmlerin fiyatını sordum.
Onlar- şimdi adını
hatırlayamadığım , ama bilet ücretinden komisyon alan bir sistemle
gösterilirmiş.
Bu yöntemde sinema salonu işletmecisi şu kadar kişi izledi deyip onun üzerinden bir ücret ödüyormuş. "Peki seyirciyi az gösteren işletmeciler
olmuyor mu?" diye sordum.
"Olmaz mı? Hatta bu konuda büyük kavgalar çıktı, film ithalatçıları özel seyirci timleri kurarak salonlarda gizlice seyirciyi saydırdı" dedi.




"Tiyatroda ücret nasıl paylaşılıyor?" diye sordum.
Orada sanatçıyla ya da grupla turne için götürü bir pazarlık
yapılıyor, oyun başına sabit ücret ödeniyormuş. Tüm promosyon işleri,
salon kirası organizatöre aitmiş. Sanatçılar hiç izleyici gelmese de
parasını alırmış. Genelde bir oyun günlük 5-6 bin liraya geliyormuş.

Soğuk algınlığı için Sedergin C eff tb 4x1 tok yazdım ve istirahat etmesini önerdim.


İlk fotoğraflar UZAK filminden


Perşembe, Temmuz 26, 2007

evde terzilik


Bugün evinde terzilik yapan bir hanım ayak tırnaklarında kalınlaşma yakınması başvurdu.
Ne tür giysiler diktiğini sordum.
"Palto- kabandan abiye gece kıyafetlerine kadar her türlü dikiyorum, zira bize okulda hepsinin eğitimi verildi" dedi.
Hangi okuldan mezun olduğunu sordum, 1970'lerde Akşam sanat okulundan mezun olmuş.
"Gündüz çalıştığınızdan mı akşam okudunuz?" dedim.
Okulda akşam ders yokmuş, eğitim gündüzleri veriyormuş. Neden akşam sanat dendiğini o da bilmiyormuş.
Hala kıyafet diktiren olup omadığını sordum.
Epeyce varmış, ama psikolojisi bozulduğundan artık fazla müşteri kabul etmiyormuş.
"Ne gibi sıkıntılar oluyor?" diye sordum.
"Mesela Burda'dan bir model beğeniyor, ben oturup kalıbını çıkarıyorum, akşama telefon ediyor, ondan vazgeçtim, başkası olsun diyor, bütün emeğim boşa gidiyor, para da isteyemiyorum, bu durumlar çok yıprattı beni" dedi.
"Patronu derginin kalıpları olmasa da çıkarabiliyor musunuz?" diye sordum.
"Okulda patron çıkarmayı, dropajı öğrendik, çıkartabilirim" dedi.
"Dropaj nedir?" dedim.
Kıyafetin kişinin bedenine göre ayarlanmasıymış.
"Mesela şimdi yaşlı ancak oldukça kamburlaşmış bir hanıma kıyafet dikiyorum, onu bedenine göre ayarlayacağım, ön taraf daha kısa arkası uzun olacak" dedi.


Konfeksiyon varken neden kıyafet diktirildiğini sordum. "Bu bir kültür meselesi" dedi
"Konfeksiyon çok gelişti, çok ucuzladı, ama kumaşlar biner biner kesiliyor, hepsi birbirinin aynı, oysa ki diktirilen elbise kişi için tek bir tane yapılır, çizgisi kalıbı bir tanedir."
Dikiş ücretini sordum, her türlü giyside işçilik için 60 lira alıyormuş, bir elbiseyi 4 günde çıkarıyormuş.

Tırnağındaki kalınlaşma mantardan kaynaklandığından Terbisil 250 mg 1x1 yazdım, ilacın tırnağa geçişi çok zayıf olduğundan tedaviye uzun süre devam etmesi gerekeceğini ve bu hastalığın bulaşıcı olduğunu anlattım.

Salı, Temmuz 24, 2007

hava kontrolörlüğü


Bugün havameydanlarından emekli bir hastanın ilaçlarını yazarken, geçenlerde yapılan Sabiha Gökçen Havaalanı'nın işletme ihalesini,idğer meydanların devlete mi ait olduğunu sordum.
"Devlet Hava Meydanları İşletmesi tamamen devlete aittir, nasıl otobüs şirketleri özel olduğu halde gelip belediyenin işlettiği otogara giriyorlarsa, bu da öyle işler, ama devletin çöp toplayıp tuvalet temizlemesine gerek yok, zira bu iş esasen budur” dedi. Şimdi Sabiha Gökçen Havaalanının işletmesi devredildiği gibi TAV da bazı terminalleri yap-işlet-devret formülüyle işletiyormuş.
“Havaalanlarında yeme içme neden çok pahalı oluyor?” diye sordum.
Kiraları yüksek olduğu içinmiş.
“Tüm dünyada uçak yolcusu paralı yolcu kabul edildiğinden böyle gelmiş, böyle gidiyor” dedi. Havaalanlarında alanlar metrekareyle değil metreküple kiralanırmış. DHMİ geliri çok yüksek bir kuruluşmuş. Bir uçak hiç yere inmeden Edirne’den Kars’a hava sahamızdan geçse bile binlerce dolar ödermiş, çünkü DHMİ ona hava trafiği hizmeti sunuyormuş.
Öğrenciliğinde gelirler dairesine girdiği işletmede her mevkide çalışmış, hava trafik kontrolörlüğü de yapmış.
“Çok zahmetli ve konsantrasyon gerektiren bir iş sanırım?” dedim.

“Evet çok stresli, hele eskiden radar yokken daha da zordu” dedi.
Seksenli yıllrda çalıştığı Esenboğa’da, Gemerek’ten Göynük’e kadar olan bölgeye bakarmış. Uçaklardan telsiz yoluyla alınan, nereden gelip nereye gittiği, uçuş numarası, uçağın cinsi gibi bilgiler ince uzun şeritlere yazılır önündeki panoya uçuş yüksekliklerine göre tutturulurmuş. Sadece kendi telsizini değil, yanında oturan kontrolörlerinkini de dinler ve çeşitli yönlerden kendi bölgesine girecek uçakları takip edermiş. Zaten uçak bölgeni terk ederken yanındakine haber verirmişsin.

Perşembe, Temmuz 19, 2007

oniki eylül


Bugün kalsiyum preparatı yazdırmaya gelen bir hanıma niçin bu ilacı kullandığını sordum.
“Kemik erimesi başlangıcı varmış bende” dedi.

Anlayacak gibi bir hanım olduğundan, eğer normal miktarda süt ve süt ürünlerini tüketiyorsa dışardan ekstra kalsiyum almasına gerek olmadığını, zaten bu ilaçların da saf kalsiyum içermediğini, Maliye Bakanlığı sadece D vitamini içeren kalsiyum preparatlarını ödediğinden mecburen onların yazıldığını, D vitamininin ciltte güneş ışınları vasıtasıyla sentezlendiğini,
eğer çarşafla gezmiyorsa, hele bizim ülkemiz gibi güneşli bir ülkede D vitamini eksikliğinin gelişmeyeceğini, D vitamini yağda eriyen vitaminlerden olduğundan fazlasının vücuttan kolay atılamayacağını, esasen bu kemik erimesi hastalığının da bir nevi ilaç şirketleri tarafından üretilmiş hastalık olduğunu anlattım.
Hasta ikna oldu, “Peki yazmayalım o zaman . Bizim köyde herkes süt içerdi, hiç böyle hastalık da yoktu zaten” dedi.
Köyünün neresi olduğunu sordum, Tunceli’nin köylerindenmiş. Hayat orada gittikçe zorlaştığından on yıl önce İzmir’e göçmek zorunda kalmışlar. “Ne zorluklar vardı?” diye sordum. “Hem terör örgütü, hem devlet iki yandan sıkıyordu o zaman” dedi. “Açık bakkal yoktu, çocukları okula gönderemiyorduk.”


Köyleri ve çevre köyler hep aleviymiş .
“Orada da cemevleri var mı?” diye sordum.
“Yok; olmadığı gibi 12 Eylül döneminde Kenan Evren bizim oradaki hiçbir köyde okul yokken bütün köylere cami yaptırdı, hepsine imam atadı. Köyde cemaat yok, cami imam var; e nooldu, camileri saman ekin deposu yaptılar, yazık dökülen paralara. İlçe merkezinde bir cami vardı zaten. Biz karışmayız isteyen gider isteyen gitmez, ama bizim köylerde hiç giden yoktu.” dedi.
"Başka neler oldu 12 Eylül'de?" diye sordum.
"Sahipsiz, fakir çocukları yatılı imam hatip liselerine kaydettiler, daha sonra köye döndüklerinde bazı çocuklar
hiç imamlık yapmadı, bir kısmı da aileleriyle anlaşamadı" dedi.
Kemikleri güçlendirmek için sadece süt içmenin yeterli olmadığını egzersizin de aynı derecede önemli olduğunu anlattım, düzenli yürüyüş yapmasını önerdim, reçete yazmadım.

Fotoğraflar Tunceli'den


Çarşamba, Temmuz 18, 2007

mandıracılık


Bugün eski bir mandıra sahibi ilaçlarını yazdırmak için geldi. Mandıracılığı bıraktığı için çok pişmanmış. Çalıştığı dönemde Güney'deki turistik ilçenin pazarının %70'ine sahipmiş.
Yoğurtların nasıl yapıldığını sordum. "Şimdi işin doğrusunu söylemek gerekirse çok katkı maddesi koyuluyor" dedi. Sertleştirici, kaymak yapıcı, ekşimeyi önleyici koruyucu maddeler hemen her yoğurtta varmış.
"Doğal yoğurt sloganıyla satılanlarda da mı var?" dedim.
"E tabi, bir kaşık alıyorsun yoğurt tatlı, halbuki doğal yoğurtta hafif bir ekşilik ve sulanma olur. Ben şahsen hiç katkı maddesi koymadan yapardım, müşterilerim de bunu anlar takdir ederdi, başkası 5 e satıyorsa ben sekize satardım"
dedi.

"Sütü de kendiniz mi topluyordunuz?" diye sordum.
"Tabi, hem de ne zorluklarla. Çiftçiler bilinçsiz, kimi elini yıkamadan sağar, kimisi sağdıktan sonra sıcakta bırakır. Bazısından 3 kilo bazısından 30 kilo alıp birleştiriyorsun. 3 kilo süt 1,5 ton sütü keser"
dedi.

"Kesilen sütü ne yapıyorsunuz?" dedim
"Çökelek olur, başka birşey olmaz, o da ancak maliyetini kurtarır. Tabi süt kesildiğinde o gün yoğurdu yok satarsın, çıkaramazsın" dedi.
Kendisinin şimdi beğendiği bir yoğurt olup olmadığını sordum.
"Bir tek Foça yoğurdunu beğeniyorum, Pehlivanoğlu’nda bulunuyor, onda doğal yoğurt tadı var" dedi.

Fotoğraflar süt içmeye teşvik kampanyasından.

galiçya cephesi

Bu haftasonu okuduğum, Şevki Yazman'ın "Kumandanım Galiçya Ne Yana Düşer?" adlı savaş anıları kitabından bugüne dek hep duyduğum ama Kuzey Afrika'da olduğunu düşündüğüm Galiçya'nın Ukrayna Polonya sınırında bir bölge olduğunu, Enver Paşa'nın memleket büyük topraklar kaybederken Alman Kralı'na yaranmak için Avusturyalı'lar istemeden , neredeyse zorla, ısrar ederek 1916 ylında buraya gönderdiği iki tümen askerimizin 12 000'inin orada şehit düştüğünü öğrendim.
Şevki Yazman birliğiğiyle birlikte Çanakkale'de savaştıktan sonra Galiçya'ya gönderilmiş, oradan dönüşte hiç durmadan Filistin cephesine devam etmiş. 1950'den sonra iki dönem Elazığ milletvekilliği yapmış.

Ayrıca Şevki Yazman'ın Mehmetçiğin günlük hayatını,
Avrupa halklarıyla (ve kadınlarıyla) ilişkisini, başlarından geçen ilginç olayları espirili, ironik, akıcı bir şekilde anlatmasından çok etkilendim.
Hababam sınıfının tarih öğretmeninin öğrencileri Galiçya'da bahsedince neden o kadar heyecanlandığını anladım.
Galiçya'yı bugüne kadar merak edip okumadığım için utandım.
Kitaptan bir bölüm:

Trenle Galiçya cephesine sevk olunurken gecenin bir
saati durdukları istasyonda kapılara elindeki sopayla vurarak herkesi uyandırmaya çalışan şişman bir Alman Yüzbaşısı, o sıralarda 20 yaşında olan Mülazım (Teğmen) Şevki'de şu düşüncelere yol açar:
"Zavallı bütün gayretini bize tahsis edilmiş olan
yemeğin yedirilmesine vermiş de "Benim vazifem budur" diyordu. Bunun için bir istasyon öncesinden hazırladığı pusulayı verdiği gibi, şimdi de birer birer askeri kaldırmağa uğraşıyordu.
Halbuki onun yerine bizim o vakitki menzilcilerden (levazımatçı) biri olsaydı, mutlaka şöyle bir akıl yürütürdü:
"Bu gelenler ya açtır ya tok… Aç mide uyumaz, madem ki bunlar uyuyorlar, demek ki tokturlar, ve madem ki tokturlar, o halde yemeğe de ihtiyaçları yoktur. Neticede kapıları vurmaya, hatta burada menzil bulunduğunu hissettirmeye gerek yoktur. Yenecek şeyleri derhal hazineye gelir kaydederim."
Bundan daha mükemmel mantık ve akıl olur mu? Ve şüphesiz ki bunu duyan amiri de onu hazine menfaatine çalıştığından tebrik ve takdirden başka bir şey yapamaz. Ama trendekiler açmış, ve belki birkaç günden beri aç oldukları için baygın bir şekilde serilmilerdir. O da başka mesele
…

Vagonlardan alelacele indik, yemekhanelere dağıldık. Ben bu gece
yarısında verilecek yemeği doğrusu merak ediyordum. Öyle ya saat gecenin 12 sinde insana rosto yedirilmez ya! Evet hazinenin gelirini düşünmeyen Alman Yüzbaşısı burada ikinci ve daha büyük bir hata yapıyordu. Efrat ve zabitanın hepsine birden tereyağı, marmelat ve sütlü tatlıdan oluşan muhteşem bir ziyafet çekiyordu. İşte özellikle bizim zamanımızdaki iaşecilik zihniyeti itibarıyle affedimez bir hata! Çünkü o zamanlardaki Tayinat Kanunname-i Hümayun'unda (Tayın Dağıtım Kanunnamesi'nde ) bu mübareklerin her üçü de " erzak-ı nadire"( az bulunur erzak ) namını alıyordu.
Erzak-ı nadire herhangi bir sebep dolayısı ile ele geçebilir. Erzak ambarına girer, sarf edilecek yer bulunmadığından uzun zaman saklamak zarureti doğar, beklemek yüzünden mesela tereyağı ekşiyip acır, ağza alınmayacak hale gelebilir, ve neticede bir raporla dışarı da dökülebilirdi. Bunlar hep mantıklı neticeler… Fakat efrada kıtaatta verilemezdi. İşte bu hatayı Alman yüzbaşısı yapıyordu.

Fotoğraflar Galiçya cephesinde nöbet tutan , el bombası atan Mehmetçik'ler, ve Enver Paşa'nın cepheyi ziyaretinden . İlk fotoğraf ise
bu siteden: Kore'de Mehmetçik.


Perşembe, Temmuz 12, 2007

seyyar fotoğrafçılık


Bugün tırnak batması yakınmasıyla bir seyyar fotoğrafçı başvurdu. Yarasının pansumanını yaparken sohbet ettik:
Genelde restoranlarda ve düğünlerde çalışıyormuş. Dijital makineyle çekip hemen orada arabasına monte ettirdiği yazıcıda 13 x 18 ebadında basıyormuş. Arabada yazıcıyı kullanabilmek için aküden gelen doğru akımı 220 voltluk alternatif akıma çeviren bir alet de taktırmış. Daha büyük baskılar için sabit yazıcısını da o çevrede bir yerde bulunduruyormuş. Eskiden analog makineler zamanında fotoğrafı çektirdikten sonra hemen filmi kesip yakınlardaki bir stüdyoya gidip banyo ettirir, bastırırlarmış.
'Bir de sıra beklerdik, ne zorluklar çektik' dedi
13x 18 kartın maliyeti 80 kuruş kadarmış. Yerine göre 5, yerine göre 10 liraya satıyormuş.
Ancak çalıştığı restoranlara da yıllık ödeme yapıyormuş.


'Nasıl yani fotoğraf çekmek için restorana para mı ödüyorsunuz?' diye sordum.
'O mekana giren çekirdekçi bile sahibine bir şeyler vermek zorundadır, zira onlar da başkasına veriyorlar. Dışarıya kaldırıma üç masa atsa belediyeye 1000 lira veriyor’ dedi.
Ne kadar verildiğini sordum;
'Kimi küçük restoranlarda para olmaz da işlerini broşürlerini, menülerini, bir sanatçı gelecekse onun afişlerini yaparız. Büyük restoranların hele düğün yapanların tarifesi vardır. Mesela ben 5 sene önce düğün yapılan bahçeli bir restorana sezonluk 11000 lira ödedim, ama sezon dediğin 3 ay, en az 70 düğün olacak diye şart koyduk. Bu sene aynı yer 45 000 liraya kiralanmış’ dedi.

'Düğünlerde bir de kapıdan girer girmez herkesin fotoğrafını çekenler oluyor, o iş nasıl işliyor?' dedim. Düğünün sonunda sergi açılıyor, yine 13x 18 lik fotoğraflar 5 liradan satılıyormuş.
'Kalanları ne yapıyorsunuz?' dedim.
Atılıyormuş,
'Zaten bu işte fire o kadar önemli değildir, fotoğrafların üçte birini satsan zarar etmezsin. Bazen bir grubu çekersin, basıp getirirsin, birisi kolunu kaldırmış masadaki önemli birsinin yüzü kapanmıştır, hemen yırtar yenisini, çekerim’ dedi.
'Sergilerin sonunda satılmayanları 1-2 liradan satsalar daha iyi olmaz mı?' diye sordum.
Bazen yapılıyormuş, ama bu sefer herkes ucuzlayacak diye beklediğinden almıyormuş.
'Bedava bile versen yine fire olur' dedi.
Kordonda 1 liraya asker fotoğrafı çekenleri sordum.
'Onlarınkiyle benimki çok farklı, ben bir gün batımı ışığı yakalarım herkes fotoğrafları kapışır' dedi.

Tırnaklarını kavisli kestiği için bu acıyı çektiğini, özellikle ayak tırnaklarını bu iş için yapılmış düz uçlu bir tırnak makasıyla düz olarak keserse bir daha aynı rahatsızlığı yaşamayacağını anlattım.

İlk ve son fotoğraflar Yeni Rakı ve Fotoğrafevi'nin ortak yarışmasından.