meslekler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
meslekler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Mart 19, 2018

Çanakkale geçilir mi?





Geçen haftaki 'Çanakkale geçilmez' reklamlarından sonra bugün bir uzun yol kaptanı muayene için başvurunca dayanamadım;  
"Gerçekten de Çanakkale için geçildi tabiri kullanılmaz mı?" diye sordum
Gülerek;
"Bugün herkes bana bunu soruyor. Sadece Çanakkale için değil İstanbul Boğazı için de geçildi değil, çıkıldı, inildi der ve yazarız.



Hatta Boğazlardaki fenerler için de; diyelim Kabatepe Feneri'ni geçiyorsak bordada bırakıldı deriz, geçildi demeyiz" dedi


 

"Böyle yapmayı nerden öğrendiniz? Okulda mı öğretiyorlar?" diye sordum
"Kimse öğretmedi. Bu öyle bir gelenektir, herkes bilir. Denizcilikte gelenekler önemlidir. 
Mesela kaptan köşkü kutsal bir mekandır. Duvarında Kuran-ı Kerim asılıdır. İçeriye adım atan herkes "Allah selamet versin" diyerek girer. Merhaba denmez, Selamün aleyküm denmez; mutlaka Allah selamet versin denilerek girilir" dedi



"Seyir defteri büyük müdür? Kim yazar, neler yazılır?" diye sordum
"365 gün yetecek kadar büyüktür. Genelde ikinci kaptan yazar, kaptan imzalar. Her türlü olay, ayrıca kaza falan olduysa ayrıntıları yazılır, gerekirse kağıt eklenir, kaptan o kağıdı da mühürler, imzalar. Seyir defterler, 5 sene saklanır" dedi




"Geminin bir de mührü mü oluyor" dedim
"Tabi ya. İcabında nikah kıyılıyor, onu neyle onaylayacağız" dedi
"Nikah kıymanın şartları nedir? İstanbul'dan İzmir'e giderken kıyılabilir mi?" dedim
"Karasularının dışında olması lazım. Aynı deftere nikahın kıyıldığı yeri, koordinatları ile yazıyoruz. Seyir sonunda defterin fotokopisini onaylayıp veriyoruz, gidip işletiyorlar." dedi
"Siz hiç nikah kıydınız mı?" diye sordum
Gülerek "Hayır kıymadım" dedi

Çarşamba, Aralık 20, 2017

Dolmuşçuluk



Bugün öksürük yakınması ile gelen bir gence sigarayı bırakmasını söyledim.
Gülerek, "Abi ben dolmuş şöförlüğü yapıyorum. Sigara-yemek arabadan olduğundan bırakmak zor" dedi
"Sigara içmezsen parasını alamıyor musunuz yani" dedim
"Yok; adam biliyor zaten içip içmediğini" dedi
"Parayı zaten gözden çıkarmış, neden içmeyene de vermiyor" diye sordum
"Abi o para, içecekse benden içsin, arabadan para çalmasın diye konmuş." dedi
"Para nasıl çalınıyor? Yevmiye ile mi çalışıyorsunuz?" diye sordum
"Hayır hasılatın % 10'unu alıyoruz. 12 saatte yaklaşık 1000 lira hasılat oluyor. Ayakta binen yolcunun parasını cebe atanlar oluyor ama ben asla arabanın haram bir kuruşunu yemem" dedi.




İşinden memnun olup olmadığını sordum.
"Çok stresli be abi..." dedi
"Neden?" diye sordum
"GPS kontrol noktaları var, onlara yetişmek için sürat yapmak zorunda kalıyorsun. Yalnız olsan neyse de can taşıyorsun. İnsan haliyle geriliyor" dedi
"Nasıl GPS noktası, o da nedir?" dedim
"Şimdi durakta 15 araba varsa bunlar 10 dk ara ile çıkıyor. Çıkarken değnekçi çıkış biletini kesiyor. Güzergahta belli noktalarda okuyucular var. O noktadan en geç kaçıncı dakikada geçmen gerektiği belli. Her gecikme dakikası için arkandaki arabaya 5 lira ödüyorsun. Bir saniye bile geç geçsen 5 lira. 10 dk gecikirsen 50 lira." dedi



"Neden böyle bir sistem kurulmuş?" diye sordum
"Arkadaki arabayı korumak için. Öndeki fazla bekleme yapıp bütün yolcuyu toplamasın, arkadakine de kalsın diye" dedi
"Kavga çıkmıyor mu bundan" dedim
"Çıkmaz mı çok çıkıyor ama sabah bir gün önceki döküm açıklanıyor; herkes birbirine borcunu ödüyor. Zaten bazen zincirleme takmış oluyorsun. Sen ona, o sana derken tapa olup gidiyor." dedi


Cumartesi, Haziran 11, 2016

Cüneyt Çakır

 
 Bugün ehliyetini yenilemek için gelen bir hasta göz muayenesi olurken:
"Daha yeni hakemlik için göz muayenesi olmuştum" dedi
"Ne hakemisiniz?" diye sordum
"Futbol yan hakemiyim" dedi
"Yan hakemlik uzmanlık alanı mı, orta hakem de olabiliyor musunuz?" diye sordum
"Eskiden 3. lig altında hem yan, hem orta hakem olunabiliyordu ama  sonra değiştirildi. Artık baştan seçtiğin alan ne ise onda ilerliyorsun, bir nevi uzmanlık oluyor tabi " dedi
"Peki hep aynı orta hakem ile mi çıkıyorsunuz maça?" diye sordum
"Hayır sadece Cüneyt Çakır'ın sabit hakem grubunda oluyor" dedi



"Diğer uluslararası hakemlerin yardımcıları sabit değil mi? " diye sordum
"Hayır şart değil. Hatta eskiden dünya kupasında yan hakemler farklı ülkelerden  bile olabiliyordu. İletişim problemleri yaşanınca  hakemlerin tümünün aynı ülkeden olması kuralı getirildi" dedi
"Maç ücretleri ne kadar?" diye sordum
"3. ligde 800, 2 ligde 1300 lira civarında, ayrıca mesafeye göre  uçak bileti veya benzin parası da alıyoruz. Tabi bunlar yan hakem ücretleri, orta hakemler yaklaşık iki katını alıyor. 
Uluslararası maçların ücretleri bambaşka tabi" dedi
"Cüneyt Çakır çok para kazanıyordur o zaman" dedim



"Yani O ve ekibi dünyalıklarını yapmışlardır diye düşünüyorum. Şöyle söyleyeyeim, Akhisar Belediye'de falan oynayan bir futbolcu kadar kazanıyordur. Bir kere Dünya kupasında görevlendirilirdiğin anda direk 110 bin euro hesabına yatıyor. 



Avrupa'da da kupaların grup maçlarında bundan 5 sene evvel maç başına 5000 euro alındığını biliyorum. Orda da hesaplama maçın seviyesi üzerinden yapılıyor, finalin ücreti çok daha fazladır" dedi


Pazartesi, Mart 25, 2013

polis rozeti



King of Pain by The Police on Grooveshark
 
 Bugün kimliğini çıkartmak için cüzdanına davranan bir polisin cüzdanının içinde metal polis rozetini görünce
"Filmlerde görüyordum ama sahiden kullanılıyor mu bu rozetler" dedim
"Evet, hem de saf gümüşten. Bayağı pahalıydı, parasını  bizden taksit taksit kestiler" diyerek cüzdanına perçinlenmiş olan rozeti incelemem için uzattı.
"Bu rozetin parasını sizden mi aldılar?" diye sordum
"Tabi, silah için de veriyoruz. Gerçi vergisiz olduğundan normal fiyatından çok daha ucuza geliyor ama yine de maaştan kesiliyor" dedi
"Evde kendi silahın varsa, satın almasan olmuyor mu?" diye sordum
"Hayır devletin verdiği silahı kullanmak mecburi, bu konu çok hassastır" dedi




"Rozeti kaybederseniz bir daha mı para ödeniyor?" diye sordum
"Tabi ayrıca hem rozet, hem silah kaybında dörder ay kıdem durdurma cezası alıyorsun. Zimmetli olmasa üzerimde taşımayacağım bile. Bizden geçti ama genç arkadaşların çok hoşuna gidiyor. İhalesi yapılamamış, uzun süredir dağıtılmadığından bizimkilere hayran hayran bakıyorlar" dedi



"Sahtesini yapmışlardır bu rozetin değil mi?" dedim
"Çook! Sahtesinin ortası kırmızı oluyor. Dizilerde falan kullanılanlar hep öyledir. Gerçeğinde ise görüyorsunuz kırmızı yok.  Bizimki saf gümüş, amirlerinki de düz sarı" dedi



"Onlar da altından mı yoksa ?" diye sordum
"Yok pirinç mi, sarı mı neymiş" dedi

Cuma, Kasım 30, 2012

portre fotoğrafçılığı



 Sevil De Sevme by Zeki Müren on Grooveshark

Bugün duvarımdaki fotoğrafları gören bir hasta
"Biliyor musunuz Doktor Bey ben de eskiden fotoğrafçılık yapardım, ama benim yaptığım çok başka bir fotoğrafçılıktı Stüdyomu devrederken  satın almak için  gelenler bakarlardı ortada spot yok, makine yok 'Nesine bu kadar para istiyorsun?' der, yaptığım işi, istediğim parayı anlayamazlardı.
Halbuki orası başka bir yerdi:
Çetin Altan, Süleyman Demirel, İsmet İnönü, Zeki Müren hep bana gelip fotoğraf çektirirlerdi.
Mesela Zeki Müren aslında sahne fotoğraflarında hep Erol Atar'la çalışır, ama altı ayda bir fedaisi ile gelir gerçek halini görmek için bende de bir fotoğraf çektirir kendi arşivine koyardı. Erol'un çektiği rütuşlu fotoğraflardan sonra bana gelince kendini bulduğunu söylerdi" dedi



"Siz hiç rötuş yapmaz mıydınız?" dedim
"Hayır ben hiç rütuş yapmazdım. O kadar ki; mesela dışarda hava aydınlık, adamın gözbebekleri toplu iğne başı gibi kısılyor, dükkana girince de bir anda etrafı görebilmek için kocaman büyüyor. Hemen oturtup fotoğrafını çekersen gözbebekleri böyle açıkken göz dibi sarı sarı çıkar, rütuşla düzeltmek gerekir. Ben bunun için ışıkları kademe kademe yükselten bir reosta yaptırdım, onu da kart kurutma makinasının ağır devirli  kasnağına  bağladım. Müşteri gelince oturtup çay, kahve; adamına göre viski - O zaman piyasada yabancı içki yok, Amerikan Pazarından alıyorum;  ikram edip lafa tutarken  sistemi çalıştırırdım. Tavanda plakaların arkasına gizlenmiş indirek ışıklar yavaş yavaş açılınca, gözler normal ışığa alışırdı. ayrıca indirek ışık gölge oluşturmuyor, sarkma gölge yok, rütuşa gerek kalmazdı.



Mesela sık sık İsmet İnönü'yü çekerdim ben. O ölünce Mevhibe Hanım gelmeye başladı.
'Oğlum babanla benim şu fotoğrafımı birleştiriver' diyor, şimdiki fotoşap gibi yapıyoruz birşeyler..."
"Babanla mı dediniz" diye konuşmasını böldüm
"Evet, İnönü'ye baba derdim ben. Neyse getirmiş kendi gençlik fotoğrafını, İnönü'nün son yıllarında çekilmiş fotoğrafıyla birleştirmek istiyor. Yenisini de asla çektirmek istemiyor.
'Siz aynaya bakınca kendinizden nefret mi ediyorsunuz' dedim, ısrarla bir fotoğrafını çektim. Bir baktı
' Aa, ne güzel çıktı' diye şaşırdı.



Ayrıca insan yüzü asimetriktir, konuya öyle pozisyon vereceksin ki rütuş yapmana gerek olmayacak. " dedi ve ekledi
"Mesela diyelim İlhami Soysal geldi, kendini tanıttı, ben işim olmasa da ona 3 gün sonrasına randevu verirdim. Bu arada gazetedeki yazılarını okur, sonra geldiğinde etrafında yazılarından bahsederek dolaşırken havalı deklanşörle sezdrimeden doğal halini çekerdim. Yazarlar kendi yazılarından bahsedince övülünce gevşer daha iyi fotoğraf verirler."

Cuma, Mart 16, 2012

Alaska

This Is a Film by Iggy Pop on Grooveshark

Bugün iş raporu almak için gelen üniversiteyi  yeni bitirmiş Mardinli bir gence 
"İlk defa mı çalışacaksınız?" diye sordum
"Hayır daha önce Alaska'da çalıştım" dedi
"Nasıl yani, Amerika'daki Alaska mı?" diye sordum
"Okul bitince work and travel olarak Amerika'ya gittim, 4  ay kaldım ama baktım şartlar zor geri döndüm" dedi
"Nasıl gidiliyor o şekilde?" diye sordum
"Burda bir acente ile anlaşıyorsun. Onun ücreti bilet ücreti derken 5000 liraya yakın para harcadım. Orada da bir balık fabrikasında çalıştım, somon temizledim" dedi




"Alaska nasıldı?" dedim
"Tabiatı çok güzel, bizim bildiğimiz gibi bir yer değil. 19 kişilik pırpır uçakla gittik. Ben havaalanının önünde bekliyordum, içerden görevli gelip ne yaptığımı sordu. Beni alacak kişiyi beklediğimi söyledim. Beni içeri soktu, orada öyle dışarda beklenmezmiş, vahşi hayvan saldırabilirmiş. Yaz ayları olduğundan hava çok soğuk değildi, ceketle gezebiliyorduk. Para harcayacak hibir şey yoktu, ufak bir köy gibi. Yeme içme yatak için günde 5 dolar ödüyorduk, ama yemeklerini yiyemiyorduk. Balıkları da çok yağlı ama pişirmesini bilmiyorlar haşlıyorlar. Biz mangal yaptık öğrettik. Yemekte çıkan pilavı alıp balıkla karıştırıp midye dolma gibi yiyorduk" dedi


Fotoğraflar  Alaska'da doğaya karışan  Christopher McCandless'a ve macerasını anlatan İnto the wild isimli filme ait



Salı, Şubat 28, 2012

süt, yoğurt




Heads Of Sheeps by Robert Wyatt on Grooveshark 


Bugün  hapşuruk, burun akıntısı ve gözlerde kaşıntı yakınması ile başvuran bir hasta;
"Ben gıda mühenedisiyim, mandırada çalışıyorum. Sürekli soğuk ortamda üşüttüm herhalde" deyince kendisine UHT kutu sütlerdeki antibiyotik meselesini sordum.
"Doğru, UHT kutu sütlerde antibiyotik var. Mecburen oluyor çünkü çiftçi antibiyotiği bol bol kullanıyor, sütü almışsın. Antibiyotikli sütten yoğurt olmaz, peynir olmaz mecburen basıyorsun UHT kutu süte." dedi
"Ee, nasıl antibiyotiksiz süt içebiliriz?" diye sordum


"Pastörize süt için. Pastörize sütte antibiyotik bulunmaz. Antibiyotik Ph'ı düşürdüğünden süt dayanmıyor çabuk kesiliyor" dedi ve ekledi  "Süt ürünlerinde numara çoktur. En kötü süt peynir yapılır, sonra sırasıyla UHT kutu süt,  yoğurt ve en iyisi pastörize sütte kullanılır. Geçende bir arkadaşımla iddiaya girdik, piyasada satılan keçi sütlerinden bir markayı analiz ettik, içinde % 10 keçi sütü çıkmadı" dedi
"Nasıl tahmin ettiniz içinde keçi sütü olmadığını?" diye sordum
"E tadı farklı oluyor, ben arada içtiğimden biliyorum" dedi
"Foça yoğurdu  nasıl buluyorsunuz?" dedim
"Onlar kooperatif olduğundan  fazla kara ihtiyaçları yok. Kapasitemi arttırayım, büyüyeyim dertleri de yok. Hep aynı kalitede yapıyor; eskiden beri 70 ton üretiyor, bırakıyor. Dışardan süt almayınca kaliteyi korumak kolay" dedi


Kendisine allerjik rinit tanısı koyup yakınmalarının üşütmekten değil allerjiden kaynaklandığını söyleyince;
"Neye karşı allerjim var acaba?" diye sordu



"Henüz çiçek tozları çıkmadı ama son yıllarda yılın her mevsiminde allerji yakınması ile başvuran hasta sayısı katlanarak arttı. Okuduğum bir kitaba göre bunun GDO lu mısırdan elde edilen mısır şurubunun tüketiminin artmasına bağlı olabileceğini düşünüyorum. Zira piyasada satılan gazlı içeceklerden dondurmaya, çikolatadan baklavaya her üründe istisnasız kullanılıyor. " dedim, hazır şekerli gıdaları tüketmekten kaçınmasını ve bahsettiğim kitabı okumasını önerdim .

Cuma, Şubat 10, 2012

endüstriyel radyoloji



Trakya Marsi by Ali Cihat Askin on Grooveshark



Bugün ishal, bulantı ve eklem ağrıları yakınması ile gelen bir hastaya rapor ihtiyacı olup olmadığını anlamak için çalışıp çalışmadığını sordum.
“Makine mühendisiyim ama serbest denetleme işi yapıyorum” dedi
“Neyi denetliyorsunuz?” diye sordum
Pek çok teknik tabir sayarken arada ultrasonografik değerlendirme lafı geçince
“Ultrason mu dediniz?” diye araya girdim
“Evet, kaynak yapılan parçaların değerlendirilmesinde ultrasonografiyi kullanıyoruz” dedi
“Bizim tıbbi ultrasonografi aletlerini kullanmıyorsunuzdur herhalde, onlar metalden geçmez” dedim
“4 hertzlik ultrason aleti var, kalınlığı ayarlıyorsun, eko parçanın kalınlığında gidip geliyor.



Arada kaynamamış hava boşluğu ya da çapak varsa ses dalgası oradan dönüyor. Tabi her kaynağa yapılmıyor bu, özellikle hareketli, çalışan yük binen parçalara yapıyoruz, karar veremezsek röntgen çekiyoruz” dedi
“ Röntgen mi? Onu nasıl çekiyorsunuz?” diye hayretle sordum
“Yine endüstriyel aletler var” dedi
“Radyasyon güvenliğini nasıl sağlıyorsunuz dağda bayırda?” diye sordum
“Sabit laboratuarlar yer altında kurşunla kaplı oluyor. Arazide seyyar kurşun plaklar koyuyoruz, sahayı boşaltıyoruz, kimse kalmıyor. Bizim de yaka ve kalem dozimetrelerimiz var” dedi
“Çekimi uzaktan kumanada ile mi yapıyorsunuz?” diye sordum



 “Şimdi, domuzcuk denen bir kutu var, bunun içinde tungsten ve kobalt veta iridyum gibi gama ışını üreten radyoaktif  bir madde bulunur. 20 metre uzunluğunda spiralli bir kolu vardır. Uzağa gidip kolu çevirmeye başlayınca radyoaktif madde domuzcukan çıkar çekim yapan kameraya doğru yine bir hortumun içinde gider. Çekim yapılan süre boyunca kol çevrilir, bazen kalın parçalarda bu süre 5 dakikayı bulur. Sonra radyoaktif madde tekrar domuzcuğun içine çekilir ve tehlikesi kalmaz. Zaten çekimleri teknisyen yapıyor, ben filmleri değerlendiriyorum” dedi




“Yani siz endüstriyel radyologsunuz! Pes vallahi çok ilginç bir şey öğrendim" dedim ve bugünlerde böyle viral bir salgın olduğunu, istirahatle bir kaç gün içinde iyileşeceğini söyledim ve  sadece bulantısı çok olursa içmesi için Metoklopromid tb yazdım.

Fotoğraflar kadavralar ve iskeletler kullanarak x-ray fotoğrafları çeken  Nick Veasey'in

Pazartesi, Aralık 05, 2011

Çalışan kadın sayısı




Working Undercover for the Man by They Might Be Giants on Grooveshark

Bugün Halk Sağlığı Uzmanı bir hastam, kendi aile hekimi olduğumu söyleyerek izin gününde tanışmaya geldi.
Kendisine hangi alanda çalıştığını sordum.
" İş sağlığının kalp sağlığı bölümünde, işteki stres faktörü üzerinde  çalışıyorum" dedi
"Mobbing falan gibi şeyler mi?" diye sordum
"Evet ama şimdilik ben ölçeklendirmedeyim. Stres kelimesi her kültürde farklı anlama geliyor. İşyerinde stres deyince bunun sağlıklı ölçülebilmesini sağlayacak modeller üzerinde çalışıyoruz. Örneğin bir modele göre iş yükünün yanı sıra işin niteliği de stresi yaratıyor. Kararları kendin alıyorsan stresin azalıyor, üstler ve varsa astlarla ilişkiler, azınlık ırklardan olma, yaşın az veya çok olması, kadın olmak bunlar hep stresi arttıran şeyler" dedi
"Kadınlar strese karşı daha mı toleranslı?" diye sordum




"Valla Türkiye genel geçer kalıpların çalışmadığı bir ülke, feodal ilişkiler işyerinde de çok belirleyici.
Madendeki işçilere maske taktırmaya çalışıyoruz, bize;
'Maskeyi boşverin de bize bir radyasyon izni ayarlasanız" diyorlar
'Ne yapacaksın radyasyon izni olsa ki?' diye sordum birisine
Tarlası varmış orda çalışacakmış.
Adam dünyadaki en ağır iş olan maden işçiliğini tarlasının yanında ek iş olarak yapıyor, ne denilebilir.
Kadınlar zaten çalışma yaşamında hiç yok. Türkiye'deki kadın nüfusunun % 70'i hiç çalışmamış, çalışmıyor, ve çalışmak gibi bir düşüncesi de yok, iş aramıyor. Gerçek anlamda  sadece %3 ü çalışıyor Türk kadınlarının" dedi




"Bu bana hiç inandırıcı bir rakam gibi gelmedi" dedim
"Dünya çapında kadın erkek arasındaki eşitsizlikleri inceleyen World Gap diye bir çalışma var. Bu çalışmaya göre Türkiye bu konuda 135 ülke arasında 122, yani Burkina Faso dahil aklınıza gelen neredeyse her ülke kadınların çalışması açısından bizden iyi durumda. Üstelik tüm dünyada bu makas, hizmet sektöründe kadınların tercih edilmesi, sanayide insan ağırlığının azalması gibi nedenlerle  kapanırken Türkiye'de açılmaya devam ediyor." dedi
"Güvenilir bir çalışma mı sizce, ben çevremde görüyorum kadınlar evde oturmuyor çalışıyor" dedim
"Rakamı açayım: Söylediğim gibi Türkiye'deki kadınların % 70'i çalışma fikrini taşımıyor. Kalan %30'un yarısı iş arıyor. Kalan % 15in % 12 si de genelde maaşsız olarak aile işlerinde ya da gündelikçilik gibi kayıtdışı şlerde çalışıyor ve Türkiye'deki gerçek anlamda kayıtlı, maaşlı çalışan kadın sayısı % 3'ü bile bulmuyor. Söylediğim % 3 en iyimser tahmin" dedi
"Listenin son sırasında hangi ülke  var?" diye sordum
"Yemen" dedi

Cuma, Kasım 04, 2011

çilingir







Bugün kayıt olmak için gelen bir hastanın nüfus cüzdanının epeyce eprimiş ve dağılmış olduğunu görünce

"Bu kimlik ne kadar eskimiş. Kimlik kontrollerinde sorun çıkmıyor mu?" diye sordum
"Bu yenilenmiş hali, eskisi daha fenaydı ama sorun çıkmıyor. Polisler beni tanır, ben çilingirim, baskına gidecekleri zaman beraber gidiyoruz, kapıları açıyorum. " dedi
"Kimlikleriniz neden bu kadar çabuk eskiyor?" dedim
"Film olmadığı zaman anahtarı arkasında unutulan kapıları açmakta kullanıyorum da ondan" dedi
"Nasıl açılıyor kapı kimlikle?" diye sordum
"Tam dilin olduğu yerden içeri sokuyorsun, bir yandan kapıyı kendine çekerken filmi ittire ittire dili kurtarıyorsun " dedi
"Ya kapı klitliyse?" dedim





"O zaman göbeği kırmak lazım. Boru anahtarıyla kanırtınca kırılır hemen sarı. Sonra tornavidayla kilidin dilini ileri ittirip, yeni göbek takıp açıyorsun. Gerçi ben açmıyorum artık, son seferinde polis çilingirlik belgemin olmadığını öğrenince 'Sen nasıl belgesiz kapı açıyorsun' diye kızdı" dedi
"Belge nasıl alınıyor, kötüye kullanmayacağım falan diye yemini mi var?" dedim
"Yok ya çilingirler odasına kaydoluyorsun, belge veriyorlar işte" dedi

Pazar, Nisan 03, 2011

sahte içki




Geçen hafta hapşuruk yakınması ile başvuran bir barmene:
"Nasıl alkol zamları içki tüketimini azalttı mı?" diye sordum.

"Tüketimi biraz azalttı tabi, ama esas sahteciliği arttırdı. Millet kalitesiz içkilere yöneldi" dedi

"Nasıl sahtecilik?" diye sordum

"Doktor Bey bu alkolü içkilerde sahtecilik çok olur. Mesela şimdi moda oldu, sokaklarda 3-5 liraya tekila şatı satılıyor. O satılanın içinde bir damla tekila yok" dedi

"Ne var peki?" diye sordum

"2,5 santilitrelik şatın dörtte biri Bacardi, gerisi ucuz votka ve tonik. Kimse ayırt edemiyor. Zaten bir şişe tekila 70 lira, o fiyatlara satmaya imkan yok" dedi


"Başka ne gibi sahtecilikler oluyor" diye sordum

"Ben çok meyhanede çalıştım. Hemen hemen bütün meyhaneler rakıyı sulandırır, kendilerine bir şişe çıkartır" dedi

"Sulandırılınca beyazlamıyor mu?" diye sordum


"Şimdi standart olarak 12 şişe rakıyı bir kazana boşaltırsın, içine bir şişe ılık suyu yavaşça karıştırdın mı beyazlamaz. Sonra tekrar şişelere doldurup ağzındaki bileziğe de birer damla japon yapıştırıcısı damlattın mı, masada çıt diye açılır. Bunu 12 şişe rakıya 2 şişe su ile yapanlar da vardı. Şimdi yeni bilyeli kapaklardan sonra azaldı" dedi

"Ben de neden garsonlar şişeleri kendileri açıp da masaya bırakıyor diye merak ediyordum" dedim


Hapşuruğu allerjik rinit vasfında olduğundan kendisine nasal bir kortizon preparatı yazdım ve ilacı özellikle sabah evden çıkmadan, yani çiçek tozları ile karşılaşmadan kullanmasını söyledim.

Salı, Şubat 08, 2011

muhtarlık 2






“Bizim köy uzun zamandır belde olmak istiyor. Bunun için nüfus sayımında 2000’nin üzerinde kişi sayılması lazım ama bizim köyde epi topu 800 kişi var. Büyükşehirlere göçenlerden sayımda gelmeleri konusunda söz alıyorlar ama yine de sayı 1000’i geçmiyor. Muhtar ve ihtiyar heyeti düşünüp taşınıyor, köylüden para toplayıp gidip Yalova’da biz göçer obası ile anlaşıyorlar. Anlaşmaya göre herkesin yevmiyesi kamyona bindiği anda işlemeye başlıyor, nüfus sayımına kadar ödeniyor.


1000 kişilik Çingen obasını kamyon kasasında köye getirip evlere, ev sahibinin maddi olanağına göre beşer, onar yerleştiriyorlar. Sayımda sorulduğunda da hepsi biz akrabayız, bundan sonra burada kalacağız yanıtı veriyor. Hatta Muhtar’ın bana dediğine göre nüfus hesaplarına göre 2025 kişide kalmış da bir kaza olmasın diye 50 tane de mevtayı yazdırmışlar.” dedi
“Belde olabildiler mi peki?” diye sordum


“Oldular, ama bir dönem. Sonra hükumet yasayı iptal etti, böyle oluşan belediyeleri kaldırdı. Olsun, herkes çok memnun. Ne olacak ki, köyün içme suyu geldi, kanalizasyonu, yolu yapıldı, İller Bankası'ndan krediyle iş makineleri alındı, bundan sonra yine köy olsun, önemli değil” dedi.

Pazartesi, Şubat 07, 2011

muhtarlık






Bugün ilaç yazdırmak çin başvuran emekli bir Uluslararası İlişkiler Profesörüne
"Mübarek'ten sonra Mısır'a demokrasi gelecek mi acaba?” diye sordum
“Bence zor. Bakın bizim iyi kötü 60 yıllık demokrasimiz var. Size seçimlerle ilgili bir örnek vereyim” deyip anlatmaya başladı:
“Ben Ege’nin dağ köylerindenim. Bizim köyde muhtarlık seçimi vakti geldiğinde büyük bir pazarlık başlar. Muhtar olacak kişinin 800 haneli köyde en az 70-80 bin lira harcaması gerekir. Blok oyu olanlarla pazarlık edilir, el sıkışılır. Mesela benim evde 4 oyum var, bin liraya el sıkışıyoruz. yüzü peşin dokuzyüzü seçimden sonra..." dedi


“O dört kişinin oy verdiği nasıl anlaşılıyor” diye sordum
“Her anlaşmaya ayrı bir şifre veriliyor. Mesela bana diyor ki sen ihtiyar heyetinden Ahmet Aga’yı çiz yerine köyün delisi İzzet’i yaz, veya başkasına Mehmet'i çiz Hülya Avşar’ı yaz. Sonuçta köyün delisine 4 oy çıktı mı gidip paranı alıyorsun. İhtiyar heyetini de dengeli çizdiriyorlar ki hepsi seçilsin” dedi
“Para almadan oy veren yok mu yani?” dedim


“Var tabii canım; kemik oylar var, akrabalar falan. Seçim öncesinde her aday ve çevresi toplanır saatlerce fısır fısır, elde hesap makinesi hesap yapar” dedi
“Neden bu kadar önemli muhtar seçilmek? Maddi bir kazanç mı bekliyorlar?” diye sordum
“Yoo, aksine cebinden bile harcar. Muhtarlık köy sosyetesinde gelinebilecek en yüksek konum. Herkesin saygısını kazanırsın, kaymakamla, komutanla yemek yersin, bütün bunlar insanın hoşuna gider” dedi ve bu şekilde seçilen muhtarlarının bir icraatını anlattı:


“Bizim köyle komşu köy arasında sulama konusunda kavga çıkmış, komşu köylüler bizim köyün sulama borularını kırmış. Köylü muhtara, 'Git Kaymakam'a şikayet et!" diye baskı yapıyor. Muhtar köylüye demiş ki:
‘Şimdi ben gidip şikayet etsem beni dilekçe yaz, DSİ’ye git, Adliyeye git diye dolaştırırlar, bir sonuç alamayız. Siz en iyisi beni yarın Kaymakamlığın önünde köy dolmuşundan inerken karşılayın, biraz dövün’


Köylü belirlenen saatte ilçe merkezine gelen muhtarı dolmuştan iner inmez tartaklamaya, 'Hakkımızı aramıyorsun' diye bağırıp çağırmaya başlamış. Muhtar da sözümona kaçarak Kaymakamlığa sığınmış, kendini Kaymakam’ın odasına zor atmış Arkadan kovalayan köylüleri def edip güç bela kapıyı kapatınca Kaymakam heyecanla meseleyi sormuş. Öğrenince hemen konuyu tetkik etmesi için Jandarma Komutanına , kırılan su borularının tamiri için de Özel İdareye emir vermiş. İşleri bir günde hallolmuş. Nasıl Muhtar olmak kolay değil di mi Doktor Bey” dedi
“Bu muhtarın kesin başka hikayesi de vardır ” dedim
“Olmaz mı onu da anlatayım, yarın yazarsınız” dedi

Salı, Eylül 07, 2010

ehliyet sınavı



Bugün öksürük nedeniyle başvuran bir direksiyon öğretmenine
"Geçenlerde bir arkadaşım ehliyet sınavına girdi. Derslere hiç katılmadığı gibi sınavda da bir parselin etrafında tek tur dönmüşler. Söylediğine göre 4 kez sağa dönmüş, sınav bitmiş. Geri gitmesini, parketmesini, yokuşta kalkmasını falan hiç sormamışlar, zaten sınav yapılan alanda öyle yokuş falan da yokmuş. Eskiden böyle değildi ehliyet sınavları. Neden değişti?" diye sordum
"Milli Eğitime verildikten sonra böyle oldu. Gerçekten de söylediğiniz gibi artık her isteyen kolayca ehliyet alabiliyor ama araba kullanabiliyor mu dersen o yok. Zaten sınavı yapanların arasında bile araba kullanamayan var" dedi



"Nasıl yani, kim yapıyor sınavı?" diye sordum
"Ehliyeti olan öğretmenler, sırayla gelip sınava giriyorlar. Araçta adaydan başka adayın direksiyon hocası ve arkada iki ehliyetli öğretmen oluyor" dedi
"Yani bu öğretmenlere konu ile ilgili bir eğitim verilmeden mi sınav yaptırılıyor?" diye sordum
"Evet, zaten bu işe geçici görevle geliyorlar. Aynı zamanda okulda normal derslerine de giriyorlar . Bu düzenlemeleri yapanlar hiç düşünmüyor, böyle kolayca ehliyet alanlar bir gün kendilerini veya ailelerini ezecek" dedi



Muayenesi sonucunda öksürüğünün içtiği sigaradan kaynaklandığını söyledim ve özellikle kendisininki gibi bir meslekte sigara içmenin handikaplarından bahsederek sigarayı bırakmasını önerdim.

Perşembe, Ağustos 26, 2010

Ön cam çatlağı





Geçen hafta arabamın ön camındaki ufak bir çatlak sıcakların etkisiyle uzamaya başlayınca bugün gittiğim oto-camcısında tesadüfen eski bir hastamla karşılaştım. Kendisine:
"Sıvı camla çatlakları tamir ettiklerini söylüyorlar. Bu cam tamir edilebilir mi?" diye sordum



"Hayır bu çatlak yürüyüp gitmiş, buna hiçbir şey yapılamaz. Zaten o tamir ediyoruz dedikleri de sadece görüntü açısından düzeltme. Camın içine Japon yapıştırıcısı gibi bir malzeme doldurup zımparalıyorlar. Çatlak yerinde duruyor, sıcak soğuk değişikliği olduğunda yine uzar gider" dedi
"Peki çatlağı etrafını çizmenin bir faydası olur mu?" dedim
"Teorik olarak çizdiğimiz kenarın havını alabilsek, yani yuvarlatabilsek olur ama çatlağın içini zımparalamak mümkün olmadığından elmasla çizdiğimiz çizginin kenarlarında da ufak çıtlamalar oluyor. Bu sefer ısı farklarıyla, ya da süratli giderken ön camda olan hava basıncıyla çizdiğimiz çizgiden kaynaklanan çatlaklar oluyor" dedi


"Basınçlı kumla çizilse?" diye sordum.
"Olmaz, cama sadece ısıyla müdahele edilebiliyor. Siz bu camı değiştireceksiniz. Kaskonuz varsa hemen ücretsiz değiştiririz. O kadar ki bazen ufacık nokta gibi çıtlamalar yüzünden camını kaskodan değiştirtenler oluyor." dedi



"Kaskom yok. O zaman ikinci el çıkma cam bulunuyordur" dedim
"Hayır bulunmaz, zira bizim kaskodan parayı alabilmemiz için arabanın camı kırık halde, camsız ve yeni camla fotoğraflarını çekmemiz gerekiyor. Bu nedenle ufak tefek noktaların üzerine çekiçle vurup cama büyük taş çarpmış hale getiriyoruz. Bence lüzumsuz bir iş, arabanın orjinalliğini bozuyorlar" dedi



"Takılan cam orjinalinden farklı mı?" diye sordum
"Hayır bütün camlar aynı kalitededir. Hatta Türk camı en kalitelisidir. Üzerindeki marka değişiyor. Eskiden farkediyordu. Camı ısıtıp bombeliğini verdikten sonra hızlı soğutursanız kırılınca unufak olur, eskiden öyleydi. Şimdi yavaş soğutuluyor ayrıca iki kat camın arasında şeffaf bir vinyl tabakası var, bu da kırılan camın dağılmasını engelliyor. Sizin dıştaki cam kırılmış, içerdeki sağlam" dedi



"Ben ne yapayım şimdi?" diye sordum
"Bence hiçbirşey yapmayın, bu camlar sizi yolda bırakmaz. Eğer çatlak görüşü engelleyecek şekilde uzarsa o zaman değiştirirsiniz, çünkü öyle olursa aracınız muayeneden geçemiyor" dedi