Çarşamba, Mart 11, 2009

askerlik





Bugün emekli havacı bir subayı tansiyonu nedeniyle muayene ederken sıkıntısı olup olmadığını sorunca muayeneyi izleyen eşi müdahele edip
“Haberleri izlerken çok ağlıyor” dedi
“Ne tür haberleri izlerken ağlıyorsunuz?” dedim
“Şehit haberlerini, hava operasyonlarını. Dile kolay ben yıllarca havaalanında subaylık yaptım, o genç teğmenlerin ilk iniş kalkışlarını izledim, kimisi kaza yaptı, pistten çıktı, uçağı burnu üzerine dikti, gittik kurtardık.” dedi


“Uçağı kıran pilot ceza alıyor mu?” diye sordum
“Eğer eğitim sırasında ise uçuştan ayırılır, pilot olduktan sonra kaza yaptıysa aynı sivil havacılıktaki gibi kaza kırım heyeti oluşturulur, olay incelenir, nadiren de olsa pilotaj hatası varsa uçuş kurulunun önüne gelir. Kurul pilotun geçmişine uçuş tecrübesine göre karar verir” dedi
“Pilotun hatasından kaynaklanıyorsa maddi bir tazminat istenmiyor mu? Sonuçta devlet malına zarar verilmiş oluyor. Bildiğim kadarıyla trafik lambasına çarpsan parasını icra yolu ile alıyor devlet” dedim
“Valla ben hiç öyle pilottan tazminat istendiğini duymadım” dedi
“Kaç yıl çalıştınız?” dedim


“Askeriyede 31 yıl çalışılıyor, 51 yaşında albayken kırmızı kart gösteriyorlar. En verimli çağında sudan çıkmış balık gibi kalıyorsun. Çalışayım desen de sivillerle anlaşamıyorsun. Ben aslında asker yapısında değilim. Lisede hem öğretmen okulunu, hem harp okulunu kazandım. Öğretmenim 'Sen asker olamazsın' dedi, askeri okula gittim, mezun olunca kıyafetimle kılıcımla elini öpmeye geldim.
‘Bak olamazsın demiştiniz oldum’ dedim.
Bana baktı ‘Sen asker olmazsın’ dedi.


Çok sonra binbaşıydım, komutan telsizden bir kavga duymuş, tahkikata beni gönderdi. Ben ikaz verecektim ama komutan da duyduğundan kabul etmedi illa da hapis vereceksin dedi.
O zaman anladım, askerlik sertlik gerektiriyor, ben gerçekten asker olmaya müsait değilim yufka yürekliyim” dedi


Son iki fotoğraf Genelkurmay başkanlığından emekli olamayan Kenan Evren

Pazartesi, Mart 09, 2009

tohum


Bugün sigorta kaydını yenilemek için rapor isteyen bir beyle sohbet ederken ziraat mühendisi olduğunu, tohum üretimiyle uğraştığını söyledi.
"Yabancı bir firmada mı çalışıyorsunuz?" dedim
"Hayır çok kısıtlı sermaye ile ufak bir büroda kurduğumuz yüzde yüz yerli bir firma, başlarken sadece bilgimiz vardı, şimdi ürettiğimiz tohumlar kapışılıyor. Japonlar, ki kılı kırk yararlar, hemen karşılarındaki Rusya yarı fiyata satarken onlardan almayıp ne olur bize satın diye kapımızda bekliyorlar"
dedi

"Yerli tohum üretildiğini bilmiyordum" dedim
"Biz bu işi Meksika'da gizlice yaptık. Orası sıcak olduğundan yılda iki kez ürün alınabiliyor, yani 5 yılda on jenerasyon ürettik. Şimdi elimizde çok güzel hibritler var, üründe saflık oranı % 90'ı geçiyor, Rus tohumunda ise %80 lerde"
dedi

"Neden gizli yaptınız?" diye sordum
"Bu işin büyük firmaları var, haberleri olsa bizi yaşatmazlar, her türlü başımızı ezerlerdi. Artık gizliliği bıraktık, çünkü elimizde çok güzel ürünler var. Bundan sonra bizi ancak satın alarak yok edebilirler" dedi

Cuma, Mart 06, 2009

lahana diyeti




Bugün mide ağrısı yakınması ile başvuran bir ev hanımı;
"Midem çok iyiydi, lahana suyu diyeti yaptım, şimdi ağrıdan duramıyorum" dedi
Bunu duyan hemşire hanım da "Lahana diyeti değil mi, bugünlerde herkes yapıyor. Hızlı kilo verdiriyor, ama mideyi safrayı çok bozuyormuş, herkes şikayetçi" dedi
"Nedir bu lahana diyeti, nereden duydunuz?" diye sordum
"Ahmet Maranki'den duydum, lahanayı çeşitli sebzelerle kaynatıp suyunu içiyorsun, yanında da sadece elma falan yiyorsun. Üç kilo verdim, ama keşke vermeseydim" dedi
"Ahmet Maranki kim ki?" diye sordum
İkisi birden "Aa, tanımıyor musunuz, çok meşhur, bütün kanallara çıkıyor, doktor" dediler



İnternetten baktım kendi sitesindeki biyografisine göre, tıpla hiç ilgisi olmayan, "Sosyal Siyaset Çalışma Ekonomisi Endüstri İlişkileri" doktorası yapmış bir ekstrasens ve bioenerjistmiş. Profesörlüğü de neresi olduğu anlaşılamayan bir akademide okutmanlık yaparken ilmi şura kararıyla aldığını iddia ediyor.



Hastama lahananın kilo verdirdiği konusunda hiç bir bilgimin olmadığını, ancak 1 hafta boyunca haşlama sebze meyve yerse zaten kilo vereceğini, eğer gerçekten kilo vermek istiyorsa böyle kıymeti kendinden menkul kişilerin lafına bakmadan günlük aldığı kaloriyi azaltıp, yaktığı kaloriyi arttırarak (yani egzersiz yaparak) istediği kadar kilo verebileceğini, bunu dışında kolay kilo verdirdiğini söyleyen kişi veya ürünlere itibar etmemesini söyledim, midesi için Famotidin 40 mg 1x1 yazdım

Daha sonra internetten bahsi geçen kişiyi izledim.
O kadar desteksiz, hızlı ve renkli bir şekilde sallıyor ki, acaba hasta mı diye düşünmeden edemedim.

Çarşamba, Mart 04, 2009

lpg





Bugün tüpgaz sektöründeçalışan bir hasta soğuk algınlığı yakınmasıyla başvurdu.
“Tüpteki LPG ile benzincideki arasında fark var mı?” diye sordum
“Otomobillerde kullanılan motora zarar vermemesi için daha ince oluyor, yani daha kaliteli bir gaz” dedi
“Tüpgazdan da ucuz değil mi? Tüpleri benzinciye gidip doldurtuyorlarmış, biz zararı olur mu?” diye sordum
“ÖTV ve diğer vergiler nedeniyle tüpgaz pahalı, otogaz ucuz. Devlet doğalgazı desteklemek için tüp fiyatlarını bu kadar yüksek tutuyor, çünkü büyük miktarlarda alınacak diye taahhütlere girilmiş. Ama bildiğim kadarıyla istenen abone sayısı tutturulmuş, o yüzden tüp fiyatları bundan sonra ucuzlayabilir.



Benzincide doldurtulduğunda sibop kontrolü olmadığından kaçak yapma riski var, tavsiye etmiyoruz. Zaten tüpgazda hesap kilogram üzerinden yapılırken otogaz litre olarak satılıyor. 1 kilogram gaz yaklaşık 1.4 litre ediyor, yani bizim 12 kiloluk tüpler 17-18 lire gaz alıyor, çok da ucuza gelmiyor. Bu doldurtma işi esas tüpün pahalılığından oluyor, bir tüp alsan 45 lira, günlük geçinen insanlar için büyük para, ama benzincide 10 liralık koydurabiliyorsun " dedi

"Doğalgaz LPG ye göre daha harlı yanıyor ve daha çabuk ısıtıyor, kalorisi daha mı fazla acaba?" diye sordum.
"Hayır kalorileri aynıdır ama basınç farkından olabilir" dedi.

Kendisine soğuk algınlığının ilaçla 7 günde ilaçsız bir haftada geçtiğini söyledim ve ilaç yazmadan 3 gün istirahat verdim.


Pazartesi, Mart 02, 2009

tempered cam





Bugün Cam üretiminde çalışan bir hasta ilaç yazdırmak için başvurdu.
“Pencere camları en fazla ne kadar kalın olabiliyor?” diye sordum
“Bizim üretimimiz 3 ile 5 mm arasında, ama ithal camlar 20-25 mm’ye kadar çıkabiliyor. İstanbul’da yahudi tüccarlarda bulunur onlar. Teknolojinin gelişmesi ile artık eskisi kadar kalın cam gerekmiyor. Tempered denen camların dayanıklılığı normal camlara göre 5-6 kat fazladır” dedi
“Nedir tempered cam?" diye sordum
“Camı 625 santigrata kadar ısıtıp 15-20 saniye içinde soğutursanız tempered olur. Normalde cam kristalleri el ayasından büyükken, tempered camda santimetrekareye 20-25 tane düşecek kadar küçülür.” dedi.


“Soğuturken nasıl kırılmıyor?” dedim
“Hava akımı ile soğutuluyor, soğuk su değdirsen patlar. Bir nevi çeliğe su verme işlemi gibi. Kristaller küçülüp sabit kalıyor. Kırılması güçleşiyor, kırıldığı zaman da ufak parçalara bölünüp döküldüğünden kesme riski kalmıyor. Artık duşakabinlerde, deniz maskelerinde hep bu cam kullanılıyor, hem basınca dayanıklı, hem de duşta bayıldın düştün, keskin kırılıp yaralama riski yok. Normal camların kristalleri şekilsiz ve çok büyük olduğundan kılıç gibi kırılabilir” dedi


“Camlar eskidikçe yerçekimi ile altları kalınlaşıp üstleri incelebilir mi?” dedim
“Hayır ama güneşin etkisi ile sertliği, dolayısı ile de kırılganlığı artar. Elmasla hükmedemezsiniz” dedi

Perşembe, Şubat 26, 2009

tank




Bugün emekli bir assubaya ne zaman emekli olduğunu sordum.
"1980'de" dedi
"Darbeden önce mi sonra mı?" dedim
"Sonra oldum" dedi
"Darbe zamanında askerlik iyi bir pozisyon değil mi? Neden emekli oldunuz?" diye sordum
"Benim sınıfım tankçıydı, yazın sıcağı kışın soğuğu sırtımızdaydı, bıktım, günüm dolunca emekli oldum" dedi



"Tankların ısıtma soğutma sistemleri yok mu?" dedim
"Şimdi var! O zamankilerin kiminde vardı ama çalışmazdı" dedi
"Bu tanklar dizel mi oluyor, maksimum ne kadar sürat yapabiliyor?" dedim
"Benim kullandıklarım Alman malı benzinliydi, 120 mil yapabiliyordu" dedi
"Nasıl yani, bildiğimiz paletli tank saatte 180 kilometre sürat mi yapıyor!" diye hayret ettim



"Tankların motorları çok kuvvetlidir. 12 silindirli 560 beygirlik motor var üstünde. Bir normal sürat kolu vardır bir de hızlı kolu. Normalden hızlıya geçirince tankın zıpladığını hissedersin" dedi
"O kadar motor çok benzin yakıyordur herhalde, deposu ne kadar?" dedim
"Bir tonun üzerinde yakıt tankı vardır, sağlı sollu yerleştirilmiş. Ayrıca zaten muharebede birliklerin ardından yakıt tankerleri gelir" dedi

Salı, Şubat 24, 2009

sumatra'nın balıkları





Endonezya’nın Sumatra Adası’nda sürekli sahildeki barda oturup hiçbir şey yapmadan bira içen 60 yaşlarında bir Amerikalı dikkatimi çekti.
Tanışıp, denizden yakalattığı tropik balıkları Japonya’ya ihraç eden bir işadamı olduğunu öğrenince bu işe nasıl başladığını sordum.
Hindistan cevizi ağacından yer kaplaması yapmak amacıyla bu ülkeye gelmiş, 40 bin dolar harcadıktan sonra bunun mümkün olamayacağını anlamış, zira bunlar esas itibarıyla ağaç değil otmuş.
Daha sonra denizdeki renkli balıkları görünce aklına bu işi yapma fikri gelmiş.
Şimdi Siberut ve Metawai adalarının kıyılarından yakalattığı balıkları işleyip ihraç ediyormuş.


“Nasıl işliyorsunuz?” dedim
Önce kısa bir süre tatlı suda tutup dışında yer alan bakteri ve mantarların temizlenmesini sağlıyor, sonra ayrı havuzlarda 5 gün karantinada tutuyormuş. Bu dönemde balıklara hiç besin verilmiyor böylece barsakları da temizlenmiş oluyormuş. Bu süreyi hastalanamadan atlatan balıklar deniz suyu dolu torbalara yerleştirilip strafor kutular içinde uçakla ihraç ediliyormuş.
“Bizim yerinde 6,5 dolara verdiğimiz balık Japonya’da perakende 400 dolara satılıyor. Dünyada endemik olan(sadece burada bulunan) 5-6 çeşit balık var” dedi.



“Hükumet bu işe karışmıyor mu, belli türlere ya da dönemlere özgü avlanma yasağı yok mu?” diye sordum.
“Hayır iznimiz var, hiçbir kısıtlama yok. Bunların geldiği yerde milyonlarcası var” dedi.
“Peki bu balıklar her türlü deniz suyunda, örneğin akvaryuma Akdeniz suyu doldursak yaşar mı?” diye sordum



"Yaşar ama aklimatizasyon dediğimiz alıştırmanın yapılması gerekir. Yeni suyu azar azar değiştirmek gerekir, en az 2-3 saat sürmeli" dedi.
"Ne kadar kazanıyorsunuz bu işten?" dedim
"Geçen yıl net 100 grand (bir grand=bin dolar) kazandım" dedi.

Fotoğraflar Sumatra kıyılarından. İlki Palyaço, sonrakiler Aslan Balıkları.

Cuma, Şubat 20, 2009

yorgunluk










Bugün kilo alamama ve halsizlik yakınması ile 34 yaşında bir tekstil işçisi hanım başvurdu. Tahlilleri normal olduğundan ve daha önce başvuran hastalardan, işçilerin Emile Zola’nın Germinal romanına rahmet okutacak kadar ağır çalıştırıldıklarını bildiğimden çalışma şartlarını sordum.
Normalde haftada 6 gün sabah 8 akşam 18 30 olan çalışma saatleri iş yoğunluğu nedeniyle hep sarkıyor, fazla mesaiye kalması gerekiyormuş. Fazla mesaiden en erken 20 30 da bazen gece yarısı çıkıyormuş. Dün gece 22 30 da çıkıp eve gelip yemek yapmış, iki de çocuğu varmış.




















Bazen Pazar günleri de mesai oluyormuş. Pazar günlerini boş olursa nasıl geçirdiğini sordum,
"İş yapıyorum, evi temizliyorum, yemek yapıyorum, çocuklarla ilgileniyorum" dedi. Geçenlerde boş bir Pazar Fuar’a gitmişler, Konak’ta deniz kıyısında dolaşmışlar; çok iyi gelmiş.

Eşi de tekstilde çalışıyormuş, ancak o dış ülkelere sipariş yapan bir firmada olduğundan işi sürekli değilmiş, iş geldikçe çalışıyorlarmış. İkisi de çalışabilirlerse 440'ar YTL aylık alıyorlarmış. Fazla mesailer için de şimdiye kadar en fazla 100 YTL almış . 250 YTL ev kirası veriyorlar, hiç para arttıramıyorlarmış. Bazen fazla mesai parasını sıkışık günler için ayırıyor, ama o da hemen harcanıyormuş. Doğudaki köylerinden çocukları serseri olmasın, okusun diye altı yıl önce göçmüşler. Yakınmaları sadece yorgunluğa, fakirliğe ('Sütü benim de içmem lazım ama sadece çocuklarıma alabiliyorum' dedi) ve tükenmeye bağlı olduğundan, işini bırakmasını ya da daha az çalışmasını da öneremeyeceğimden moralini bozmamasını, en azından eşinin içmediğini, kendisine iyi davrandığını, sağlıklarının yerinde olduğunu, olumlu şeyler düşünmenin kendisini daha iyi hissettireceğini, gelecek günlerin daha güzel olacağını (kendim de pek
 inanamasam da) söyledim.

.










Maliye Bakanlığı vitaminlerin ödenmesini durdurduğundan reçete etmeyip, eşantiyonlardan bir kutu vitamin ve bir gün istirahat verdim.

EK: Arman Kırım'ın bu haftaki yazısı.(Hürriyet)

Perşembe, Şubat 19, 2009

pişmanlık







Bugün, sabaha karşı uyanma, mide yanması, ve huzursuzluk hissiyle Dimetoka'lı yaşlı bir amca başvurdu. Kimliğinde Dimetoka'yı görünce Yunanistan'dan mı göçtüğünü sordum. Çanakkale'liymiş. Çanakkale'ye bağlı Gümüşçay beldesinin eski adı Dimetoka imiş. Amcanın anlattığına göre, bölgede yaşayan Dime ve Toka adında iki gavur el sıkışmışlar buranın adı Dimetoka olsun demişler, öyle kalmış. Yunanistan'daki ilçe, buradaki kasabaymış.
Amcanın yakınmaları geçen yıl eşini kaybettikten sonra başlamış. Eşinin neden vefat ettiğini sordum. Doktor hatasından ölmüş, ama amcaya göre
'vadesi dolduğundan Allah doktorları aracı göndermiş'.
Eşi gençliğinde narkozsuz apandisit ameliyatı olduğundan doktorlardan çok korkarmış, 65 yaşına kadar bir kez bacak kırılması dışında hiç doktora gitmemiş. Bir akşam yemekte göğsüm ağrıyor demiş. Hastaneye gidelim teklifini reddetmiş, çok inatçıymış. Gece amca bakmış teyze mantosunu kapmış, hadi gidelim diyor, acil servise gitmişler. Yapılan tahliller sonucu safra kesesinde taş çıkmış. Ameliyat önermişler, teyze tabi ki razı gelmemiş. Kapalı ameliyat için üniversiteye sevk etmişler, bir hafta sonrasına gün verilmiş, bu arada ağrısı da kalmamış.
Amca 'O bir hafta boyunca ne biz, ne eve gelenler; basiretimiz bağlandı, ağrın sızın yok niye ameliyat oluyorsun diyemedik' diye hayıflanıyordu. Ameliyat günü teyzeyi hastaneye götürmüşler,
'taşımaktan yorulduğu çimento çuvalını omzundan indirir gibi' ameliyathaneye bırakmışlar. Ameliyatta gelişen komplikasyonlar sonucu safra kesesi perforasyonundan (delinmesinden) teyze yoğun bakıma alınmış, 4 gün sonra da vefat etmiş.

Pek çok tahlil yaptırıp verilen ilaçlardan bir fayda sağlamadığını görünce yakınmasının pişmanlık duygularından kaynaklanan somatizasyon bozukluğu olduğunu düşündüm.
Daha önce de kendisine verilen ancak ağır geldi diye kullanmadığı Lustral tablete 1 x 1/2 olarak devam etmesini önerdim, ve uykusunu düzenlemek için Nervium 5 mg 1 x 1 reçete ettim.

Çarşamba, Şubat 18, 2009

kaçak hac




Bugün annesinin ilaçlarını yazdırmaya gelen yaşlıca bir hanım hangi ilaçların bittiğini tam bilmediğini, çünkü yeni geldiğini söyleyince nereden geldiğini sordum.
‘Hacdan geldim’ dedi.
‘Hac daha başlamadı ki’ deyince anlattı:
Üç ay önce Ramazan Bayramında umreye gitmişler, o zamandan beri Suudi Arabistan’da kaçak olarak kalıyorlarmış. Üç yıl boyunca hac kontenjanı dolu olduğundan bu yola başvurmuşlar. Kişi başı 3000 YTL ödeyerek bir tur şirketi ile anlaşmışlar. Fiyata yemek dahil değilmiş. Mekke’de ve Medine’de kalmışlar. İki katlı 14 odalı müstakil bir evde 55 kişiymişler. Beylerle hanımlar ayrı odalarda kalıyorlarmış. Yemekleri de sırayla yapıyorlarmış. Dışarı çarşıya alışverişe çıkacakları zaman arap gibi görünmek için kara çarşafa girip peçe takıyorlarmış. Araplar Türkleri hiç sevmiyorlarmış. 700 yıl onları idare ettiğimiz içinmiş. Günleri hep zikirli, dolu dolu geçmiş. Medine’de Peygamberimizin kabrinin bulunduğu Mescid-i Nebi’ yi ziyaret edip gece orada yatmışlar. Hava sıcak olduğundan herkes mescidin etrafında yatıyor, sabah kalkıp ibadetini yapıyormuş.


Yakalanmaları şikayet üzerine olmuş. Başka bir Türk acentası kendi müşterileri yakalanıp sınırdışı edilince hasetinden bunları şikayet etmiş. Ayrıca Suudi Kralının yeni bir uygulamasıyla bir kaçak yakalatana 1000 riyal (500 YTL) ödül veriliyormuş. Gruplarını şikayet eden 25 000 YTL ödül kazanmış. Polis kapıya gelmiş, eşyalarınızı toplayın sınırdışı edeceğiz demiş. Dört gün Riyad’da hapishanede kalmışlar. Hapishane çevresi dikenli telle çevrili bir dam altıymış, her milletten 500 den fazla mahkum varmış. Yatacak yer yokmuş, betonun üzerine satıcılardan temin ettikleri kartonu serip yatmışlar. Yemek üç öğün çıkıyormuş ama tabak kaşık vermemişler, koca bir kazan yemeği ortaya koyup gidiyorlarmış.
Başka milletten olanlar kazanın başına üşüşüyor, ellerini pilava daldırıp avuçluyorlar, sulu yemekleri giysilerinin önüne dolduruyorlarmış. Bizimkiler dört gün aç kalmışlar. Tel örgünün dışına gelen satıcılardan bisküvit su almışlar onunla idare etmişler.


Riyad’dan sınır dışı edilecekleri zaman çantalarının olduğu yere götürüp eşyalarını göstermelerini istemişler. Kıyafetlerini geri alabilmişler ama oradan aldıkları video kamera görüntülü telefon gibi kıymetli malları kaybolmuş, bulamamışlar.
Uçak için para istememişler.

Salı, Şubat 17, 2009

titizlik hastalığı





Dün uykusuzluk yakınması ile orta yaşlı bir hanım başvurdu. Ellerinde egzemayı görünce temizilikle arasının nasıl olduğunu sordum. ‘Aa, çok severiz temizliği, klorağı’ dedi. Beş kız kardeşlermiş. Hepsi de çok titizmiş. Esas anneleri titizmiş, ama onun temizlik yapacak hali kalmamış. Haftada iki kez camları silerlermiş. Dışardan gelince giysiler eve girmeden kapıda çıkarılır, doğru duşa girilirmiş. Bu adet büyük ablalarının bir gün eve geldiğinde ‘Aman otobüs çok pisti, koltuklara oturmayayım da bir duş alayım ‘ demesiyle başlamış ve yıllardır sürüyormuş. Eşleri de aynı şekilde davranıyormuş.
Misafiri çok severlermiş, ama gittikten sonra duvarlar dahil bütün evi silerlermiş.
Eşinin bu durum karşısında ne dediğini sordum; bütün kardeşlerin kocaları çok uysalmış, genelde itiraz etmiyorlar ama arada sırada çileden çıkıp bağırıyorlarmış. Kız kardeşler de o zaman hiç seslerini çıkarmıyormuş, 'Ne de olsa erkek arada bağıracak tabi’ dedi.
Depresif bulguları da olduğundan Faverin 50mg 1x1 ve anksiyetesi ve uykusuzluğu için de Xanax 0.5 mg 2x1/2 yazdım.
Ek: Hastanın annesi bir süre sonra muayeneye geldiğinde, kızının ilaçları kullanıp kullanmadığını sordum. Bir süre kullandıktan sonra 'temizlik hevesimi azaltıyor' diye bırakmış.

Pazartesi, Şubat 16, 2009

tokat


Bu hafta tatildeyim , ancak bu kez gazetecilerden esinlenerek eski yazılarımdan bazılarını tekrar yayınlamaya karar verdim



Geçen hafta ultrason randevularını bitirip odadan çıkmak üzereydim ki randevularına 1,5 saat geç kalan iyi giyimli iki gebe kardeş soluk soluğa geldi. Birbirlerini izleyip izleyemeyeceklerini sordular, izin verdim. Küçük kardeşi incelerken 'Aranızda kaç yaş var?' diye sordum. 'Bilmiyorum' dedi.
'Nasıl bilmiyorsun, kaç yıldır merak etmediniz mi?' diye şaşırdım.
Ablası arkamda hesapladı:
'Ben 25, O 22 olduğuna göre üç yaş fark var' dedi.
Kardeşi 'Benim okumam yazmam yok da' diye ekledi. Nerede büyüdüğünü sordum. İzmir'de büyümüş, ama okuldan hep kaçarmış.
Ablası 'Öğretmenler gelsin diye hep benimle haber gönderirlerdi' dedi.
Sırası gelince ablanın tahsilini sordum. Orta ikiden terkmiş. Neden randevuya geç kaldıklarını sordum.
'Benim okumam var ama ben de saati bilmem' dedi. Sahiden kollarında saat yoktu. İzmir'de onların yaşında okuma yazma bilmeyen insan gördüğüme çok şaşırdığımı söyledim.
"Biz doğuluyuz ya ondan" dedi.
'Nerelisiniz?' diye sordum.
'Tokat'lıyız' dedi.
'Tokat doğuda mı?' dedim.
'Ben de bilmiyorum nerede?' dedi.




Perşembe, Şubat 12, 2009

libya




Bugün Libya'da çalışan bir mühendis öksürük yakınması ile başvurdu.
Ben Libya'da iş yapan Türk Firması kalmadı sanıyordum" dedim
"Anlaşmazlıklar çözüldü, döndük geriye. Şimdi o kadar çok Türk var ki, her an sokkata Türkçe duyuyorsunuz" dedi
"Turizm var mı orada, denize giriliyor mu?" diye sordum
"Yeni başladılar turizme, denize girmek de yeni serbest kalmış, daha önce İtalya'ya kaçarlar diye yasakmış. Lüks oteller yapıldı, onların plajları var, Gılgariş diye yabancıların plajı var, orada sadece yabancılar bulunuyor, kafe falan var. Dubai olmaya çalışıyorlar heryerde gökdelen inşaatları sürüyor. Güzel Bizans kalıntıları, eski İtalyan mimarisi ile yapılmış binalar var" dedi.


"Hayat nasıl, pahalı mı?" dedim
"Çok ucuz, fiyatlar buranın onda biri. Benzin çok ucuz, her yere taksiyle gidiyorsun. 100 kilometrelik yol 10 lira tutuyor. Su parasız ama içilecek gibi değil, deniz suyu, içersen şişiriyor" dedi
"Alkol serbest mi?" diye sordum
"Açıkta satılmıyor ama lüks otellerin barlarında var. Biz de karaborsadan her türlü içkiyi bulabiliyoruz, genelde kasaplar satıyor. Gümrükten içki sokmak yasak, açıp kokluyorlar, alkollüyse alıkoyuyorlar" dedi


"Peki güvenli bir yer mi? Türkiye'den hangi şirket uçuyor?" dedim
"THY hergün uçuyor, o kadar çok talep var ki, berberi, işçisi turist vizesi alıp çalışmaya gidiyor. Ucuz olarak da Burak Air var" dedi.
"Vize istiyor yani" dedim
"Evet ama her isteyene veriyorlar" dedi

Öksürüğü için Theraflu fort yazdım ve sigarayı bırakmasını, ciğerlerinin ona bir şey söylemek istediğini söyledim.

Çarşamba, Şubat 11, 2009

motosiklet




Bugün kalçasında ağrı ile başvuran bir yöneticiye ağrısının ne zaman başladığını sorunca “Geçen ay motosikletten düştüm, ondan sonra başladı” dedi
“Nasıl düştünüz?” dedim
“Ben aslında gold sertifikalı bir sürücüyüm, lastikçinin kurbanı oldum. Lastiğin önünü arkasını karıştırıp canta ters takmış. Kanallar ters yöne bakınca da yol tutuşu azalmış, kaydım düştüm. Allah'tan kıyafetlerim kaliteliydi, zamanında 1200 euro verdim ama helal olsun, 250 kiloluk motordan 70 kilometre süratle düştükten sonra hemen ayağa kalktım, yürüdüm” dedi.



“Gold sertifika nedir?” dedim
"IAM denen ileri motosiklet organizasyonununca oluşturulmuş bir sertifikasyon sistemi. Bronz eksiden başlayıp, gold plus’a kadar gidiyor. Daha ileri eğitimleri de alınca motorsiklet eğitmeni olabiliyorsunuz” dedi
“Motosiklet eğitmenliği muteber bir meslek midir?” diye sordum
“Olmaz mı? Bakın geçen haftasonu Datça’ya eğitim sürüşü yaptık. Benzinini, yemeni içmeni kendin karşıladığın gibi kişi başı eğitim ücreti 350 liraydı, grupta 10 kişi vardı. Hava güzel olur da ayda 4 eğitim turu yaparsan siz hesaplayın, vergisi algısı yok , mis gibi para” dedi
“Datça’ya eğitim sürüşü nasıl oluyor, anlayamadım” dedim
“10 kişilik gruptan birisi öne geçiyor, arkasında eğitmen, onun arkasında da grup önceden belirlenmiş 20-25 kilometrelik bir parkuru geçtikten sonra durulup hep beraber konuşuluyor. Eğitmen önde gidenin hatalarını söylüyor, nasıl düzeltilebileceğini, anlatıyor, diğerleri de bu konuşmayı dinleyip kendilerine pay çıkartıyorlar. Yol boyunca herkes sırayla öne geçip eleştiriliyor” dedi


“Bu eğitimler motorun cinsine göre değişiyor mu, sizinki ne tip?” diye sordum
“Hayır burada teknik öğretiliyor, benim motorum enduro, yeni aldım, yol bilgisayarı arabamdakinden fazla veri içeriyor. Mesela süspansiyonların sertliğini otomatik ayarlıyor. İki kişi bineceksen ekranda iki kask çıkana kadar basıyorsun, motor yükseliyor, bagaj varsa ona da basıyorsun, hepsini kendi ayarlıyor” dedi
“En fazla kaç kask çıkıyor, ben bazen bir motora binmiş 5 kişilik aile görüyorum da” dedim


Gülerek;
“Zaten bu, benim geniş zaman bulursam yapmayı planladığım bir projem. Yolda gördüğüm acayip motora biniş şekillerini fotoğraflayıp sergi açacağım. Yolda o kadar garip şeyler görüyoruz ki, adam kaskı tepesine koymuş, şeritleri yandan sarkıyor, arkaya da kocaman bir çuval yüklemiş, bir kol arkada çuvalı tutuyor, bir elle motoru sürüyor, inanılmaz bir şey.


Şahsen ben, yıllardır motor kullanıyorum, bu kadar eğitim aldım onun yaptığını beceremem” dedi

Daha önce filmleri normal olduğundan Etodolak 400 mg 2x1 tok yazdım.

İlk fotoğraf
Dr. Gökhan Uçar'dan, Mardin, Savur, Serenli Köyü


Pazartesi, Şubat 09, 2009

otomatik pilot



Bugün bir Airbus pilotu annesinin ilaçlarını yazdırmak için başvurdu.
“Gazetede okuduğuma göre yeni alınan lüks Boeing 777 lerde Amerikalı pilotlar uçuyormuş, öyle mi?” dedim
“O uçaklar ilk altı ay mürettebatı ile Jet Airays diye bir Hint firmasından kiralandı, ama pilotlar her milletten olbilir. Bizim pilotlar İngiltere’de eğitime gidecekler, sonra devralacağız” dedi


“Airbus’la Boeing’in kullanımında sizin açınızdan fark var mı?” diye sordum

“777 ler benim kullandığım uçaktan 80-90 ton ağır başka farkı yok” dedi
”Uçağı piste indirirken bazen hiç indiğin hissedilmiyor, bazen de çok sert çarpıyor. Yumuşak inmek için ne yapıyorsunuz? Tam lastikler değeceği anda uçağı biraz kaldırıyor musunuz?” dedim
“Evet, ama iniş hava şartlarına ve piste de bağlıdır. Yağışlı havalarda ıslak piste sert inmek daha güvenlidir, ilk anda lastiklerin kavrayışı tam olur, kaymaz”
dedi

“Otomatik pilotla inerken de uçak aynı şekilde tam değeceği anda biraz yükseliyor mu?” dedim
“Evet, ama otomatik pilotla inmek için üç şartın yerine gelmesi lazım. Bir uçakta, iki havaalanında bu sistem bulunacak, üç iki pilot da bunun eğitimini almış olacak”
dedi


“Kalkış da yapabiliyor mu otomatik pilot” diye sordum

“Hayır sadece uçuş ve iniş yapabilir, kalkış mutlaka manuel yapılır, 100 metre yükseldikten sonra istersen düğmesine basıp otomatiğe geçebilirsin”
dedi

“Yani diyelim Amerika’ya uçarken uçağı kaldırıp otomatik pilota aldın, 10 saat boş mu oturuyorsunuz?” dedim

“Hayır sürekli gözlüyorsun, telsiz konuşmaları yapıyorsun, bazen önceden yüklü rotanın değiştirilmesi gerekebilir, gerekli ayarları yapıyorsun” dedi


“Ayda kaç saat uçuyorsunuz?” diye sordum
“50 ile 100 saat arasında değşiyor, 70 saatin üzerinde uçarsak fazla mesai alıyoruz”
dedi

“Yani siz ayda kıtalar arası 2-3 uçuş yapınca aylık çalışmanızı yapmış oluyorsunuz.
Ne kadar oluyor fazla mesai, bir de sakıncası yoksa 70 saate kadar olan ücretiniz ne kadar merak ettim” dedim
“Fix ücret 16 bin lira, 10 saatlik ekstra uçuş için de 1500 lira falan ödeniyor”
dedi



Fotoğraflar
THY nin kiraladığı Boeing 777 ER300 ve Airbus 380.
Plajın üzerinden inilen havaalanı ise Karayiplerdeki St Martin adasında