Pazar, Ekim 29, 2006


Bayram tatilinde Atasoy’ların dünya seyahatini okurken Osman Atasoy’un denizciliğe yaklaşımı ile Rahmi Koç’unki arasındaki farkı öğrendim.
Daha önce dünya seyahatine başladığı günlerde Rahmi Koç’a neden Türk bandıralı (bayraklı) bir tekne kullanmadığını soran bir mail atmıştım. Yanıt almadım ama bir röportajında okuduğuma göre yedek parça ithalinde sorun yaşıyormuş, o nedenle Türk bandırasını tercih etmemiş.
Osman Atasoy’a, İtalya’nın Messina limanında sırf bayrağı yüzünden teknesinde köpeklerle uyuşturucu aranınca yanındaki tekneden Alman denizci akıl veriyor:
‘Siz de başka bayrak çekin; mesela Fransız veya Alman bayrağı, kimse gelip de bu bayrak sizin mi diye sormaz, rahat edersiniz’
Atasoy şöyle yazmış:
‘Tavsiyesini yerine getirmemizin özellikle Türk bayrağına sorun çıkartan Akdeniz ülkelerinde belki pratik faydası olurdu, ama bu sefer kimliğimizi inkar etmiş olurduk. Üstelik bir parça rahat uğruna o bayrağı ayakta tutabilmek için canlarını vermiş şehitlerin anısına saygısızlık etmiş olurduk. Ayrıca denizcilik adabı her denizcinin teknesinde kendi sancağını taşımasını gerektirir. Uzaklar’ı alışımızda bu geleneği bilmemizin de payı olmuştu. Aynı paraya daha büyük ve konforlu tekneler bulmamıza rağmen, sırf yabancı bayraklı oldukları için almamıştık.’



Kaderin cilvesi olarak Uzaklar teknesi şu anda Koç müzesinde sergileniyor; ilginç hikayesi için Nuriye Akman’ın röportajı burada:
http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=435995

Cuma, Ekim 20, 2006


Geçen hafta öksürük yakınması ile başvuran bir ramazan davulcusuyla sohbet ettik:
35 yıldır kendi mahallesinde davul çalıyormuş. İzin belgesi için kaymakalmlığa dilekçe vermiş, dosya açtırmış, 15 YTL almışlar. Herhangi bir sınav falan olmamış. Mahalle büyük olduğundan üç kişi çalışıyormuş. Gece saat 3’te kalkıp 4 - 4:30 a kadar çalıyormuş. Yaklaşık 150 sokak geziyormuş. Çaldıktan sonra tekrar yatıp uyuyormuş. Şimdiye kadar davul sesinden rahatsız olduk diyen hiç çıkmamış. Bazen sarhoşlar takılıyormuş, onlara da derslerini veriyormuş.
Bahşiş ayın 15’inde ve sonunda toplanırmış. 25 kuruş hatta 10 kuruş bile veren varmış. Bu yıl ilk onbeşte 400 YTL toplamış. Zor iş , ama Allah bereket versin dedi.
Akciğerlerinde enfeksiyon bulguları olduğu için Klavupen 1 gr 2x1, ve ACT 6001x1 yazdım ve sigarayı bırakması gerektiğini anlattım.

Salı, Ekim 17, 2006


Geçen hafta grip aşısı olmak isteyen yarı amatör bir rallici başvurdu. Kendi modifiye ettiği arabasıyla yarışıyormuş. Modifikasyonun sonu yokmuş, özellikle karbüratörle ve hava filitresi ile oynayarak büyük güçler elde edilebiliyormuş. Örneğin 50 euroya satılan bir hava filitresi ile aracın gücünü epeyce arttırmak mümkün olabiliyormuş.

Yarışçılık çok masraflıymış. Kendisi başarılı olduğundan bir jant firması sponsor olmuş, benzinini dolduruyor, kazandığı yarış başına da 300 YTL ödül veriyormuş.


Yarışlar Pınarbaşı yarış pistinde yapılıyormuş. Hemen her haftasonu yarış varmış, Pazarları öğlen saatlerinde oluyormuş. Giriş çoğu zaman bedava, bazen de 1-2 lira gibi cüzi bir ücrete tabiymiş. Yarış pistini özel bir ajans işletiyormuş,ajansın sahibi motor sporlarına meraklı olduğundan pisti arazisini devletten kiralayıp cebinden yaptırmış, anonsları da bizzat kendisi yapıyormuş.
Arabası olmayanlar için de Hacı Murat Kupası varmış. Yıllık 1000 YTL ödeyerek 8 yarışta piste ait Murat 124 lerle yarışılabiliyormuş. Ayrıca yarıştan önce antreman turları da ödenen ücrete dahilmiş. Hafta içi de ekstra ücret ödeyerek antreman yapmak da mümkünmüş. İsteyen Muratları da modifiye edebiliyormuş, özellikle asfaltta hızlı gitmeyi sağlayan silik yarış lastikleri takılıyormuş.


Devletin grip aşısını 65 yaşın altında ve kronik rahatsızlığı bulunmayanlara ödemediğini, ancak bu sene aşı kuş gribine karşı da kısmen koruyucu olduğundan parasıyla alıp vurdurmasını tavsiye ettim.




Hacı Murat yarışları için:
http://www.izmiryarispisti.com/tr/hacimuraty.html#

Salı, Ekim 10, 2006






Bugün el eklemlerinde ağrı yakınması ile gelen bir hasta 'Elişi yaptığımdan olabilir belki' dedi. Ne yaptığını sordum. Gelinliklere işlemeler yapıyormuş. Malzeme işverene ait olmak üzere bir gelinliğin işlenmesi 30-75 YTL ye yapılıyormuş. Basitse günde iki tane, çoksa bir tane işleyebiliyormuş. Peki gelinlikler kaça satılıyor diye sordum 1500-2500 YTL arasındaymış, ama 5000 YTL ye kadar çıkabiliyormuş.
Eklem ağrıları için görünürde başka bir bulgusu olmadığından Termacet tb. 3x1 yazdım.

Cumartesi, Ekim 07, 2006





Bugünlerde grip aşısının zamanı olduğundan sık sık yaşlılar aşı yazdırmaya geliyorlar. Devlet raporlu astım, kalp ve şeker hastalarıyla, 65 yaş üzerindekilerin grip aşılarını uzman bir hekim yazdığı taktirde ödüyor. Dün de emekli bir ESHOT çalışanı aşı yazdırmaya geldiğinde sohbet ettik:
Osman Kibar zamanında belediyeye girmiş. Önce su işlerinde çalışmış, sonra troleybüs hareket memurluğu yapmış. Osman Kibar (Asfalt Osman) İzmir’i çok değiştirmiş. İkiçeşmelik caddesi onun zamanında açılmış. Daha önce daracık bir yokuşmuş. Öyle ki iki araba yan yana gelse yayalara geçecek yer kalmazmış. Mithatpaşa caddesini de O asfaltlattırmış. Sabahları gelir çalışmaları izler, etraftaki tanıdıklarıyla uzaktan futbol geyiği yaparmış, koyu Altınordu’luymuş. Bütçe konusunda çok tutumluymuş, zammı kuruş kuruş verirmiş.
Mithatpaşa caddesi asfaltlanırken troleybüsler asfalt makinelerinin etrafından geçmek için hat değiştirirlermiş. Bu dönemde amca sürekli troleybüsün arkasından koşar, hat değişeceği zaman arşları çeker yan hatta takarmış. ‘Yani içinde gitmez miydin?’ diye sordum. İçinde gitse olmazmış, çünkü arşlar çok sertmiş, asılmak için atik olmak ve çok çekmek gerekirmiş. Arş içindeki kömürü tele öyle kuvvetli bastırırmış ki, kaymasın. Zaten o kömür kırıldı mı troleybüs yolda kalırmış.
Amcaya göre troleybüsler modern şehir taşımacılığı için birebirmiş. Elektrikle çalıştığı için ne ses, ne duman çıkartırlarmış.
Şimdi Çankaya’da 15 dakika otobüs beklesen dumandan daralırmışsın. Ne yazık ki Burhan Özfatura troleybüsleri balık yuvası olsun diye denize atmış. Amca ‘O teşkilat, o hatlar, ancak yüz yıl sonra tekrar kurulur’ dedi.



İlk fotoğraf ilginç bir siteden:


http://www.1974.trainsofturkey.com/robinlush_steam_pix5.htm


Gazete küpürleri de Orhan Berent'in sitesinden:


http://web.deu.edu.tr/berent/trolleybus/

Perşembe, Ekim 05, 2006

Geçen hafta özürlü oğluna ilaç yazdırmak için gelen yaşlı bir teyze oğlunun doğuştan mı özürlü olduğunu sorunca anlattı:
Oğlu doğmadan eşi üzerine kuma getirmeye kalkmış. Teyze de bunun üzerine evden ayrılmış, tek başına geçinemediğinden de bebeği dört aylıkken bakıcıya bırakıp fabrikada çalışmaya başlamış. Bir gün bakıcı bebeği düşürmüş ve kafası yarılmış. Komşular bakıcının bebeğin kafasına bıçak sapıyla vurduğunu söylemişlerse de teyze şikayetçi olmamış, Allah’a havale etmiş. ‘Ben onun parasını ödedim, görmeden suçlayamam ama yaptıysa Allahından bulsun dedim, zaten öyle oldu, şimdi hala yaşıyor ama yatalak oldu’dedi.
Yıllarca oğlunu hastanelerde dolaştırıp çile çektikten sonra komşuları mahalledeki yaşlı bir adamla evlenmesini, adamın günlerinin sayılı olduğunu, en fazla üç ayda öleceğini, kendisine maaş kalacağını söylemişler. Evlenmiş. ‘Herhalde çok iyi baktığımdan 15 yıl yaşadı’ dedi gülerek. 3 sene önce ölmüş. Şimdi biraz rahata ermiş, ama oğluna söz geçiremiyormuş.

Depresyonunu sorgulamak için ölümü düşünüp düşünmediğini sordum.
‘Son günlerde hep büyük buluşmayı düşünüyorum’ dedi.
'Nedir o?' diye sordum. Samanyolu televizyonunda bir diziymiş.
Her bölümde ölen birisi sorguya çekiliyor, yaptığı sevapları ve günahları teraziye konuyor, sonuçta ya cennete, ya da cehenneme gönderiliyormuş. Şimdiye kadar hiç cennete giden olmamış, hep cehenneme gidiyorlarmış. Bu dizi kendisini çok etkiliyor, rüyalarına giriyormuş.
Oğlunun ilaçlarını yazdım ve başka dizilere başlamasını önerdim.
(Fotoğraf gurur duyduğum meslektaşım ve arkadaşım Erdal Kınacı'nın National Geographic büyük ödülünü kazandığı serisinden: http://www.fotokritik.com/profil.php?id=1994&pid=hepsi


Bu da Tacettin'in başrolünü oynadığı bir 'Büyük Buluşma' bölümü:
http://live2.stv.com.tr/samanyolutv/buyukbulusma/01bolum.wmv )

Salı, Ekim 03, 2006


Bugün şekerini ölçtürmeye gelen yaşlı bir teyze 'Cuma günü mukabeledeydim, mesai saatine yetişemedim' dedi.
'Nedir mukabele?' diye sordum.
Hocanın Kuran okuyup karşısında dinleyenlerin kendi Kuran’larından takip etmesine mukabele denirmiş. Takip ederken kaçırdığın yer olursa oraya işaret koyup sonra okumak gerekirmiş.
Bir senedir 35 yaşındaki hanım bir hocanın derslerine katılıyormuş. Hoca dersleri kendi evinde veriyormuş, sabah akşam 80 kişi katılıyormuş. Hocanın eşi de akşamları işten geldikten sonra gençlere ders veriyormuş. Dersler ücretsizmiş ama genelde herkes yakıt gibi masraflar için 10 YTL veriyormuş. Teyzenin maddi olanağı olmadığından para ödemiyormuş, ama arada ufak tefek şeyler götürüyormuş. Yeme içme yokmuş. Kuran okuma dışında başka bir sohbet konusu da olmuyormuş. Önce arap harflerini öğrenmişler, sonra 11 defa hatim indirmiş. Günde 2 cüz okuyormuş. Bir cüz arkalı önlü 10 sayfaymış. Okumasını öğrenmiş ama okuduğu arapça olduğundan anlamıyormuş.

Şekeri yüksek çıktığından oruç tutmaması gerektiğini, hastaların oruç tutmasının uygun olmadığını, yerine bir fakiri doyurabileceğini, ona da gücü yetmiyorsa bir şey yapmasına gerek olmadığını, İslamın öncelikle bedenimize iyi bakmayı emrettiğini anlattım.

Pazartesi, Ekim 02, 2006


Haftasonu babamla sohbet ederken eskiden Türkiye’de mortgage’ın uygulandığını öğrendim. Tek memur maaşıyla nasıl hem ev, hem araba alabildiğini sordum. Arabaya anneannem yardım etmiş, evi de SSK kredisiyle almışız. 20 yıl geri ödemeliymiş, bugünkü parayla ayda 300 YTL gibi bir şey ödüyormuşuz. Miktar sabitmiş ama o zaman maaş artışları da çok cüziymiş. Evi satacağı zaman borcu toptan kapatıp ipoteği kaldırmış. Bizim emektar Vosvosu kaça aldığımızı sordum.
1974 yılında yüzbinbeşyüz liraya galeriden almışız, ama parayı arabaya binerek Almanya’dan gelen işçinin eline saymışız. O zamanlar Almanya’da çalışan işçilerin böyle bir hakkı varmış. Aynı dönemde Anadol 52 bin, Murat124 56 bin liraya satılıyormuş, ama taksitle alıp peşin satanlar yüzünden galerilerde 53 bin liraymış. Herkes galeriden alıyormuş tabii.

Perşembe, Eylül 28, 2006

Dün bir matbaacı tansiyon ilaçlarını yazdırmaya geldi.
Bana verdiği kartının üzerinde maliyeyle anlaşmalı ibaresini görünce bu anlaşmanın ne menem bir şey olduğunu sordum.
Vergi borcu ve sabıkası olmayan matbaa sahipleri belirli bir teminat yatırarak maliye bakanlığı ile anlaşma yapıyor ve bu anlaşma ile bir yıl boyunca fatura gibi mali evrakı basabiliyormuş. Yatırılan teminat bu yıl 5500 YTL imiş. Eğer basılan evrakta vergi numarası gibi konularda hata olursa önce uyarı cezası veriliyor, üç kere hata yapılırsa teminat yakıldığı gibi yeniden aynı soyadındaki kişilerle anlaşma da yapılmıyormuş. Yıl sonunda teminat iade edilip, yeni belirlenen tutardan tekrar anlaşma yapılıyormuş.
Ofset mi tipo mu kullandığını sordum. Artık tipo hemen hemen hiç kullanılmaz olmuş. Maliyeti, klişeler ve baskı ebadının küçüklüğü yüzünden çok pahalıya geliyormuş, artık her baskıda da en az bir logo oluyormuş.
Hangi makinanın sesini daha çok sevdiğini sordum. İkisini de seviyormuş, ama sessizliğe katlanamıyormuş. Uyurken az da olsa bir gürültü istiyormuş.

Çarşamba, Eylül 27, 2006

Bugün bir doğalgaz tesisat işçisi sağlık raporu almak için başvurdu.
Bugünlerde mahallemize doğalgaz geldiğinden, ne yapmamız gerektiğini sordum. Tesisatı yetkili firmalar dışında kimseye yaptıramazmışız. Şu anda da yetkili bir iki firma varmış, bu nedenle fiyatlar çok yüksekmiş. 140 metrekarelik bir daireye tesisat döşetmek 2500-3000 YTL tutarmış. Bunun maliyeti 800 YTL , kalanı işçilikmiş. ‘Kaç gün sürer bir eve tesisat döşenmesi?’ dedim. Bir günde döşeniyormuş. Kombileri apartman olarak müşterek taktırmak da mümkünmüş, ama mutlaka sorun çıkarırmış. En iyisi tek tek her daireye takılması imiş. En iyi marka Alarkoymuş, ama çalıştığı firmanın kullandığı Termodinamik de iyiymiş.Evine taktıracak olsa Termodinamik taktırırmış.’Peki napalım, fiyatlar düşer mi sence?’ diye sordum. ‘1-2 sene içinde başka firmalar da çıkınca rekabet olur düşer’ dedi.

Salı, Eylül 26, 2006

Bu hafta insanın sağ başparmağını ne kadar çok gereksinim duyduğunu hastalar sayesinde öğrendim.


Geçen Çarşamba bir günde 160 hasta bakınca reçete yazmaktan sağ başparmağımın distal eklemi ağrımaya başladı. Perşembe ve Cuma hasta sayısı azalmasına karşın minör travma devam etti. Haftasonu pek zorlamamaya çalıştım, geçtiğini umuyordum ama bugün hemşirelerimiz harıl harıl ETF (ev tespit fişleri) leri bilgisayara girdiklerinden 145 hastayı hem kaydedip hem bakınca parmağım yine şişti ve çok ağrımaya başladı. Onu havada tutarak ne giyinmek mümkün, ne yemek yapmak, ne kürdan kullanmak, ne de TV nin sesini açmak. Zeloksim f tb1x1 içtim ve Doline gel sürdüm. Yarın yine reçete yazmam gerektiğinden atele almadım.
Fotoğraf: Şişen sağ başparmağım (Bu vesileyle ben de el/ayak fotoğraflı bloglar safına katılmış oldum)

Çarşamba, Eylül 20, 2006


Bugün kilo alamama ve halsizlik yakınması ile 34 yaşında bir tekstil işçisi hanım başvurdu. Tahlilleri normal olduğundan ve daha önce başvuran hastalardan, işçilerin Emile Zola’nın Germinal romanına rahmet okutacak kadar ağır çalıştırıldıklarını bildiğimden çalışma şartlarını sordum.

Normalde haftada 6 gün sabah 8 akşam 18 30 olan çalışma saatleri iş yoğunluğu nedeniyle hep sarkıyor, fazla mesaiye kalması gerekiyormuş. Fazla mesaiden en erken 20 30 da bazen gece yarısı çıkıyormuş. Dün gece 22 30 da çıkıp eve gelip yemek yapmış, iki de çocuğu varmış. Bazen Pazar günleri de mesai oluyormuş. Pazar günlerini boş olursa nasıl geçirdiğini sordum, ’İş yapıyorum, evi temizliyorum, yemek yapıyorum, çocuklarla ilgileniyorum’ dedi. Geçenlerde boş bir Pazar Fuar’a gitmişler, Konak’ta deniz kıyısında dolaşmışlar; çok iyi gelmiş.
Eşi de tekstilde çalışıyormuş, ancak o dış ülkelere sipariş yapan bir firmada olduğundan işi sürekli değilmiş, iş geldikçe çalışıyorlarmış. İkisi de çalışabilirlerse 440'ar YTL aylık alıyorlarmış. Fazla mesailer için de şimdiye kadar en fazla 100 YTL almış . 250 YTL ev kirası veriyorlar, hiç para arttıramıyorlarmış. Bazen fazla mesai parasını sıkışık günler için ayırıyor, ama o da hemen harcanıyormuş. Doğudaki köylerinden çocukları serseri olmasın, okusun diye altı yıl önce göçmüşler. Yakınmaları sadece yorgunluğa, fakirliğe ('Sütü benim de içmem lazım ama sadece çocuklarıma alabiliyorum' dedi) ve tükenmeye bağlı olduğundan, işini bırakmasını ya da daha az çalışmasını da öneremeyeceğimden moralini bozmamasını, en azından eşinin içmediğini, kendisine iyi davrandığını, sağlıklarının yerinde olduğunu, olumlu şeyler düşünmenin kendisini daha iyi hissettireceğini, gelecek günlerin daha güzel olacağını (kendim de pek inanamasam da) söyledim.


Maliye Bakanlığı vitaminlerin ödenmesini durdurduğundan reçete etmeyip, eşantiyonlardan bir kutu vitamin ve bir gün istirahat verdim.


EK: Arman Kırım'ın bu haftaki yazısı.(Hürriyet)

Pazartesi, Eylül 18, 2006






Haftasonu ortaokul çağlarında marangoz atölyesinde çıraklık ettiğim Turan Amcayı ziyaret ettik. Kendisi (92 yaşında) artık eskisi kadar düzenli çalışmasa da hala aktif; atölyesinde baston yapıyor, bahçeyle uğraşıyor. Bana İzmir’in işgalini ve kurtuluşunu anlattı:
İzmir yunanlılar tarafından işgal edildiğinde 5 yaşında, Güzelyalı’daki evlerindeymiş. O zamanlar Alsancak’ta
rumlar , Basmane-İkiçeşmelik hattından Güzelyalı’ya kadar olan bölgede genelde türkler, Güzelyalı 55. sokaktan, camiden itibaren yine rumlar otururmuş.
İşgali haber alan türkler evlerine kapanmışlar, panjurların aralıklarından sokağı izliyorlarmış. Turan Amca da sokaklarına beş efzon erinin girdiğini görmüş. Üzerlerinde cepken, kısa etek, ayaklarında topuğunda ve burnunda ponpon olan ayakkabılar, ellerinde süngülü tüfekler varmış. Kapıları çalarak evlerde arama yapmışlar. Sıra evlerine geldiğinde dedesi Girit göçmeni olduğundan Rumca konuşarak askerleri evde silah olmadığına ikna etmiş, yine de babasını alıp götürmüşler, üç gün sonra serbest bırakmışlar.
Askerler türklere aşağı sınıf gibi davranırlar, az bildikleri Türkçe ile küfrederlermiş. Turan Amca askerlerden o yaşında bile çok nefret edermiş. Bunda, koşmaca oynarken etrafında döndükleri bir yunan askerinin onu yakalayıp dövmesi de etkili olmuş. Yunan askerleri bütün şehre yayılmışlar, Faikbey’de ve Balçova girişinde (kahvelerin olduğu yerde; o zamanlar bağlık bahçelik bir köymüş Balçova) karargahları varmış. İlk günden sonra, eteği çıkartıp normal asker kıyafeti ile dolaşmışlar.



Ordunun İzmir’e girişini görüp görmediğini sordum. Ordu Güzelyalı’ya girmemiş, ama daha sonra evlerinin yakınında temsili İzmir’in kurtuluşu, yandan çevrilen kollu makine ile filme çekilmiş. Esirler süvarilerimizin önünden kaçıyormuş gibi yapmışlar, sonradan bu filmi hiç görememiş. Atatürk de kurtuluştan sonra Güzelyalı’ya gelmiş. Eşiyle birlikte halkın arasından yürüyerek geçmiş, sürekli el sallıyormuş.
Rumlar Türk Ordusu’nun geldiğini haber alınca iki üç gün önce evlerini kapıları açık terk edip kaçmışlar. Turan Amcalar gavurlar bunları yiyor diye kızdıklarından bir sopanın ucuna bağladıkları çakıyla rumların besili domuzlarını dürter zıplatırlarmış. Daha önceden de mahallede türklerle rumlar arasında taş savaşları olur, Turan Amca gibi ufaklar taş taşırmış. Ermeni bir komşuları varmış, rumlar geldiğinde hiç sevinmemiş, bizim ordu gelince de kaçmamış.


Binlerce yunan askeri esir alınmış. Her duvar dibinde perişan askerler varmış. Askerlere karavana verilir, boş boş yatmalarına izin verilmez, işçilik yaptırılırmış. Şimdi Poligon’dan denize inen yarmayı yunan askerlerine açtırmışlar. Tepeyi kazan askerleri Turan Amcalar hep seyretmişler. Yarma da o zamandan beri hiç değişmemiş, azcık genişletilmiş.
(Fotoğraflar bu yılki 9 Eylül İzmir'in kurtuluşu kutlamalarından: İzmir Körfezi üzerinde Türk yıldızları, geçit töreni ve törenin başlamasını Kordon'daki La Sera'da bekleyen temsili kuvvayı milliye askerleri)

Cuma, Eylül 15, 2006


Bugün bu hafta okula başlayan ilkokul 1. sınıf öğrencisi bir küçük hanım halsizlik, karın ağrısı, ve bulantı yakınması ile geldi.
Okulu çok sevmiş, zaten henüz hiç ders işlenmiyormuş, hep oyun oynuyorlarmış. Öğretmenleri 'kız'mış. İlk derste kendini anlatmış, onun da çocuğu varmış. Öğretmenin kız ya da erkek olması fark etmezmiş, ama öğretmenini çok sevmiş.
'Teneffüslerde ne gibi oyunlar oynuyorsunuz?' diye sordum. ‘Polisçilik, kapkaççılık oynuyoruz’ dedi.
Nasıl oynanıyormuş pek merak ettim.
Kaldırıma altın ve gümüşleri temsilen çakıl taşları diziliyor, kapkaççı olan onları bir poşete doldurup kaçarken polis rolündekiler tarafından yakalanıp, demir parmaklıklı kapısı olan bahçenin bir köşesine kapatılıyormuş.
Sonra derse girerken çıkıyormuş tabii.
İdrar tahilinde enfeksiyon çıktığından Bactirim susp. 2 x 1 verdim ve tuvaletten sonra taharetlenirken poposunu önden arkaya doğru bir seferde silmesi gerektiğini, ileri geri yaparak kakasını ön tarafına bulaştırmamaya dikkat etmesi gerektiğini anlattım, bir de bloknot hediye ettim.

Çarşamba, Eylül 13, 2006


Dün uykusuzluk yakınması ile orta yaşlı bir hanım başvurdu. Ellerinde egzemayı görünce temizilikle arasının nasıl olduğunu sordum. ‘Aa, çok severiz temizliği, klorağı’ dedi. Beş kız kardeşlermiş. Hepsi de çok titizmiş. Esas anneleri titizmiş, ama onun temizlik yapacak hali kalmamış. Haftada iki kez camları silerlermiş. Dışardan gelince giysiler eve girmeden kapıda çıkarılır, doğru duşa girilirmiş. Bu adet büyük ablalarının bir gün eve geldiğinde ‘Aman otobüs çok pisti, koltuklara oturmayayım da bir duş alayım ‘ demesiyle başlamış ve yıllardır sürüyormuş. Eşleri de aynı şekilde davranıyormuş.
Misafiri çok severlermiş, ama gittikten sonra duvarlar dahil bütün evi silerlermiş.
Eşinin bu durum karşısında ne dediğini sordum; bütün kardeşlerin kocaları çok uysalmış, genelde itiraz etmiyorlar ama arada sırada çileden çıkıp bağırıyorlarmış. Kız kardeşler de o zaman hiç seslerini çıkarmıyormuş, 'Ne de olsa erkek arada bağıracak tabi’ dedi.
Depresif bulguları da olduğundan Faverin 50mg 1x1 ve anksiyetesi ve uykusuzluğu için de Xanax 0.5 mg 2x1/2 yazdım.
Ek: Hastanın annesi bir süre sonra muayeneye geldiğinde, kızının ilaçları kullanıp kullanmadığını sordum. Bir süre kullandıktan sonra 'temizlik hevesimi azaltıyor' diye bırakmış.