Her yıl bu mevsimde tütün işine girmek isteyen kadınlar rapor almak için başvururlar. Bu sefer gelenlerden birine işin ne menem bir iş olduğunu sordum. İpe dizili tütünler ipten sökülüp, yıkanıp kurutulup, ayıklanıyormuş. Rengi güzel sağlam olanlar kutulanıp yurtdışına gidiyormuş. Kötü olanlar ise arkadaki başka kutulara atılıyormuş. 'Onlar ne oluyor?' dedim, 'Bilmem gayri, tütün kolonyası oluyordur herhalde' dedi.
Şirket yabancıymış. Geçen sene aylık 1000 ytl' ye yakın para vermişler. Sekiz saatlik üç vardiyada 1000' er kişi çalışıyormuş, iş dört ay sürmüş. Servis varmış, sigorta da yapıyorlarmış. Yalnız yemek için ayrıca para ödemek gerekiyormuş, bu nedenle onu evden götürüyorlarmış. (fotoğraf Küba'dan: Tütün kurutma kulübesinde ufaklıklar )
Geçen gün yakasında kocaman, ortası beyaz bir rozet olan, siyah çizgili takım elbiseli, Underground filmindeki Miki Manojlovic'e benzeyen yakışıklı bir adam mide ağrısı yakınması ile başvurdu. Yakasındaki rozeti sorunca Belediye Encümen üyesi olduğunu söyledi. Yani ne iş yaptığını sordum. Başka bir işi yokmuş. Encümen üyeleri belediye seçimle gelen partili meclis üyeleri arasından seçilirmiş. 25 meclis üyesi,15 encümen üyesi varmış.Meclis ayda bir toplanırmış.Meclis üyeleri toplantı başına 35 YTL alırlarmış. Encümen üyeleri ise götürü usulü, (kaç toplantı olursa olsun) ayda 200 YTL alıyorlarmış. Bir de inceleme komisyonu üyeliği varmış, o da yılda bir toplanırmış, oradan da1500 YTL falan alınırmış. Ayrıca hiçbir sosyal hakları emeklilikleri, sigortaları yokmuş. Gerçekten de hastanın yeşil kartı vardı. Bu ücretler ve şartlar tüm Türkiye'de aynıymış. 'Peki, siz toplanıp maaşınızı arttıramıyor musunuz?' diye sordum. Yeni yasa çıkmış artık arttıramıyorlarmış. 'Ama başbakanımız düzenleme yapacak' dedi.
İki haftalık moladan sonra tekrar Bingöl'deki polikliniğime döndüm.
Bugün bir köy öğretmeni bulantı yakınması ile başvurdu. Karlıova' nın köylerinde üç yıldır eşiyle birlikte çalışıyorlarmış. İlk yıl dağ köylerinde çalışmışlar,şimdi yol kıyısında bir köye inmişler. İstanbul'a bile gidebilmek için (İstanbul en kötü tayin yeriymiş geçim açısından) 10 yıl, İç Anadoluda bir ile gidebilmeleri için 16 yıl çalışmaları lazımmış. Daha önce çalıştıkları dağ köyünde su ve elektrik çok yetersizmiş. Telefon ise yokmuş. Bazen telefon hattını tamir ediyorlarmış ama hava şartlarından hemen yine kopuyormuş. Cep telefonları da çekmiyormuş. Önemli bir haber iletmek gerektiğinde merkeze varmak için 8 saat yol yürümek gerekiyormuş; dağda, karda! Kar bazen çok yumuşak oluyormuş,bu nedenle hedik kullanılamıyormuş. Bir süre karda yüründüğü zaman insanın görmesi azalıyor, her yeri beyaz görmeye başlıyormuş. O zaman kar dolu çukurlara düşmek büyük tehlike yaratıyormuş. Çukur 50 santim olabildiği gibi 3 metre de olabiliyormuş. 4-5 sene önce de bir öğretmeni dağda yürürken kurtlar parçalamış.
Köylülerin davranışlarını sordum: Şimdiki köyde eğer fazla yüzgöz olmazsan iyiymiş, aksi takdirde 'cıvıyorlarmış'. İlk çalıştığı köyde ise hiç saygı göstermiyorlar, çocukları da okula göndermiyorlarmış. Bomboş okulda oturmayı ve yatarak para almayı içlerine sindiremediklerinden tek tek evleri dolaşıp çocukları okula göndermeleri için yalvarmışlar. Çocuklar öğrenmeye hevesliymiş , ama okuldan çıkar çıkmaz ellerine bir dürüm ekmek verip hayvanların başına gönderiyorlarmış, geceyi orada geçiriyorlarmış. Hayatından memnun olup olmadığını sordum. 'Başka gidecek yerimiz yok, zaten gidecek yeri olan buraya gelmez' dedi. Yine de çalışmaktan zevk alıp almadığını, manevi doyumunu sordum. 'Kendini körelmiş hissettiğini, 3 yıl önce mezun olduğunda daha dolu olduğunu, gittikçe yeni bilgiler edinemediği gibi dağarcığındakileri de kaybettiğini' söyledi. Tahililleri temiz olduğundan bulantısının yiyip içtikleriyle aldığı basit bir virüs enfeksiyonundan kaynaklanabileceğini söyledim. Suların kirli olduğunu, kaynatarak içtiklerini ama yine de olabileceğini belirtti. Bulantısı için Metpamid tb., şehre ulaşımın zor olduğunu göz önüne alarak evde bulunması için Novalgine tb, ve Tylol hot poşet yazdım. Elini sıkarak tebrik edip uğurladım.
(Fotoğraf olarak Nuri Bilge Ceylan'ın Kasaba filminde kış günü sınıfın camından bakan öğretmenin fotoğrafını koymak istedim, aradım bulamadım, aynı sahneden başka fotoğraflar buldum. Ayrıca ararken bu sayfayı da buldum: http://okul.blogspot.com/2006/03/revir.html)
Bugün yine kaburgalarının altı ağrıyan bir hastayı muayene ederken stresi olup olmadığını sordum. 'Yok stresim hayvancılık yapıyorum' dedi. Hayvanlarını sordum. Üç tane ineği varmış. Sütünü satamıyormuş, çünkü köyde herkesin hayvanı varmış.
'Ne yani üç ineğin sütünü hergün içiyor musunuz' dedim. Gülerek 'Yok' dedi, 'bunlar küçük inekler, en fazla üç kilo süt verirler' dedi. Çökelek basıyorlarmış. Hayvanlar eti için basleniyorlarmış. En fazla 200-300 kilo gelirlermiş. Dişiler 500 YTL ye , erkekler 700'e satılıyormuş, o da senetsiz veresiye. Alan İstanbul'a satıyormuş, ama bazen parasını alamadığı oluyormuş. O zaman çok kötüymüş, çünkü beslemek için çok masraf ediliyormuş. Kuru samanın balyası 4, kuru otun balyası 11 YTL imiş.
Ne kadar gidiyor bir balya diye sordum, üç ineğe bir gün yetiyormuş! Küçükbaşlar dağa çıkarıldığı için daha masrafsızmış,100-150 YTL ye satılıyormuş, ama zahmetli olduğu için artık herkes büyükbaş besliyormuş. Midesi için Gaviscon liq. 4x1 ve her ne kadar yok diyorsa da; vardır diye anxiyetesi için Trankobuskas drj. 3x1 yazdım.
(Fotoğraf: Geçen haftasonu Solhan'da sokağın ortasında çöp yiyen inekler. Bingöl'de de inekler hep çöp yiyorlar, sokak kedi-köpeği hiç görmedim,rekabet de yok yani. Garipsiyordum, ama kuru otun fiyatını duyunca sahiplerine hak verdim.)
Bugün öğleden sonra, nöbet sonrası yorgunluğun da etkisi ile kendimi çok çaresiz hissettim. Daha önce bahsettiğim gibi bana başvuran hastalarda yüksek oranda depresyon tanısı koyuyorum. Depresyon tedavisi için ilaçları uzun süre kullanmak, tedavinin hemen yarın sonuç vermeyeceğini anlamak gerekiyor. Bu nedenle her hastaya ayrıntılı olarak depresyonun ne olduğunu, kullanacağı ilaçların renklerini, nasıl kullanılacağını, yan etkilerini, tedaviden 1 aydan önce sonuç alınamayacağını ve bu süre içinde bu ilaçlar işe yaramıyor diyerek ilaçları bırakmaması gerektiğini anlatmak gerekiyor. Ancak hastaları tedaviye ikna etmek hiç kolay değil, bazen iknanın tercüman aracılığı ile yapılması da cabası.
Bugün iki hasta başka nedenlerle geldiklerinde daha önce verdiğim ilaçların sersemlik yaptığını ve bu nedenle bıraktıklarını söylediler. Bir hasta da ben kısılmış sesimle standart beş dakikalık konuşmayı yaparken sürekli başka yerlere bakıp her cümlemin arasında 'Başım ağrıyor' dedi. En sonunda ben de patladım: 'Başının ağrıdığını anladım, ama sen beni hiç dinlemiyorsun, sana anlatıyorum' diye bağırdım. Burada hastaneye gelmek özellikle kadınlar arasında en popüler, belki de tek sosyal aktivite. Sık sık bir önceki gün muayene olmuş, epey pahalı bir reçete yazılmış hastalar aynı yakınmalarla tekrar başvuruyorlar. Doktor karnesini incelemezse aynı tetkikler tekrar tekrar yapılıyor, aynı ilaçlar tekrar tekrar yazılıyor, evler ilaç doluyor. Neden aldığı ilaçları kullanmadığını sorduğumda aldığım yanıtlar genelde: İlaçlar dokundu ölüyordum, muayene etmedi, bir de uzmana görünelim dedik oluyor . Yakınmalar da hep aynı, genelde psikosomatik, müphem , dolaşan ağrılar, uyuşmalar, vs. Hele bir kaburga altı ağrısı var ki bugün gerçekten epey düşündüm: Organik bir sebep bulunamayan, kaburgaların altında bant şeklinde yayılan ve her yaştan, her cinsten insanın aynı şaşmaz el hareketiyle aynı bölgede gösterdiği bu ağrıya ne sebep olabilir diye, bulamadım. Kamera şakası gibi; hergün baktığım yaklaşık 100 hastanın 30'u bu yakınmayla geliyor. Fazla yağlı ağır yeme sonucu olabilir mi diye düşündüm , ama geldiğimden beri ben de ağır yiyorum ( yemekhanede geldiğimden beri yani 20 gündür ilk defa dün sebze yemeği çıktı ) , bende bir sorun yok. Bir de başkasının yeşil kartını kullanma alışkanlığı var. Bugün geldiğimden beri 1000. hastaya baktım (kalem hediye ettim). Bu bin hasta arasında güvencesi olmayana hiç rastlamadım. Popülasyonun %70'i yeşil kart sahibi, olanlar olmayanlarla paylaşıyorlar, bir aile için bir erkek, bir dişi yeşil kart yeterli. Bu resim sana benzemiyor dediğimde genelde eskiden çektirmiştim, zayıfladım/şişmanladım diyorlar. Kimin zengin kimin fakir olduğu da anlaşılamıyor. Geçen gün bir hasta kayınvalidesinin yeşil kartıyla başvurdu, konuşurken eşi iki tane şovrumum var dedi.
( Resimler: Polikliniğimin camından manzara. Kadınların yürüdüğü yolda geçen hafta silahlı bir saldırganı polisler kovaladı, havaya ateş ettiler, arabayla takip edip yakaladılar, sonra da saatlerce karları küreyip boş kovanlarını aradılar )
Bugün aynı liseden , şişkinlik ve yemek sonrası hemen acıkma yakınması ile bir müdür yardımcısı, ve kasıklarda ağrı yakınması ile bir kız öğrenci ayrı ayrı başvurdu. İkisi de Güzel sanatlar Lisesindendi . İlk defa duyduğum bu liseyi sordum. Diğer meslek liseleri gibi normal derslerin yanı sıra meslek dersleri olarak sanat dersleri alınıyormuş. İki bölüm varmış, resim ve müzik. Kız öğrenci müzik bölümündendi. Gitar, bağlama ve piyano çalınıyormuş. Müdür yardımcısının söylediğine göre aslında öğrencilerin sınavla alınması gerekiyormuş, ama başvurular sınıfları doldurmadığından her başvuranı alıyorlarmış. Başvuranlar da genelde yatılı olduğu için tercih ediyorlarmış. Sık sık sevklerde rastladığım PİO ve YİBO kısaltmalarının anlamını sordum: Pansiyonlu ilköğretim okulu ve yatılı ilköğretim bölge okulu anlamına geliyormuş. Pansiyonlular haftasonları eve giderken yatılılar sadece dönem sonlarında gidiyolarmış. 'Okulu bitirenler ne oluyor' diye sordum, normal öğrencilerin sanatsal branşlara ve resim müzik öğretmenliğine girmek için 200 puan barajını geçmeleri gerekirken, bu öğrenciler için baraj 160 puanmış. Öğretmene fizik muayenesi normal olduğu için, yemek yerken her lokmayı en az 20 kez çiğnemesini ve arada su içmesini , bu sayede daha az yemekle doyacağını ve yakındığı , tepkisel insülin salgısına bağlı çabuk acıkmadan kurtulacağını anlattım. Öğrencinin idrar tahilili temiz çıktığından ve başka bulgusu olmadığından Spasmomen draje yazdım ve spor yapmasını öğütledim.
Geçen hafta sonu bir hastamın oğlundan ilk defa kayak yapmayı ve kayağın bana göre bir şey olmadığını öğrendim. Kayak yapmak için önce kayak takımı kiralamak gerekiyor. Bingöl Yolçatı kayak merkezinde köşedeki bakkaldan günlük 30-40 yarım günlük 15-20 YTL karşılığı kiralamak mümkün. Bir kayak takımının fiyatı 800-900 YTL imiş.
Son derece sert ve insanın dizlerini bükmek zorunda bırakan plastik kayak botlarını giydikten sonra kayakları ayağına takıyorsun. Yokuş çıkarken yan yan çıkmak ve kayakların ucunu hafifçe yukarı vermek gerekiyor, aksi taktirde kayıp gidiyorsun. Kayarken de kayakların önlerini hafifçe birbirine yaklaştırıp yavaş gitmek ya da iyice yaklaştırıp durmak mümkün. Dizler fazla kırılmayacak , korkulmayacak. Sağa dönmek için sol kayağı hafifçe dışarı çevirmek gerekiyor. Yukarı teleski ile çıkılıyor (ücretsiz, ancak sadece hafta sonları ve sömestre tatilinde çalışıyormuş).Ters T şeklinde makaralı bir sapı yakalıyorsun, arkanı dayamak da mümkün ,ama üzerine oturmamak gerekiyor. Dik durup karşıya bakarak, kayaklar paralel kayarak tırmanılmalı, aksi takdirde düşülüyor ve tehlikeli oluyor.
Bu sabah bir doktor arkadaşım 'Çok kötü durumda bir çocuk var, konuşur musun?' diyerek 16 yaşında erkek bir hastayı bana yönlendirdi.Temiz giyimli,jöleli saçlı genç ailesinin kredi kartı borcu yüzünden zor durumda olduğunu,babasının da işten çıkarıldığını ,bu nedenle borçlarını ödeyemediklerini,evlerine haciz geldiğini,okula gitmek için dolmuş parasının olmadığını,cebinde sadece 2 YTL olduğunu,karnını doyuramadığını,arkadaşları yerken baktığını,ailesine bakmak için çalışması gerektiğini,zaten sene başında çalıştığı için devamsızlığının sınıra geldiğini,kendisine 1 ay istirahat verirsem zaten okulunda okuduğu için elektrkçi olarak çalışabileceğini gayet içten, gözleri sık sık dolarak anlattı. Kendisine 'umutsuzluğa kapılmaması gerektiğini, zor koşulların insanı olgunlaştırdığını, okula gitmenin onun için tek kurtuluş olduğunu, okursa cumhurbaşkanı bile olabileceğini, akşam(5'te çıkıyormuş)okuldan sonra çalışmak için kafelerde garsonluk gibi bir iş bulabileceğini, Başbakanımızın da gençliğinde simit sattığını, derdini anlatırsa herkesin ona yardımcı olacağını, halkımızın çok müşfik olduğunu' anlattım.İkna oldu.İş araması için 1 gün istirahat ve iş bulana kadar harcaması için 10 YTL verdim.Ne zaman sıkıntıya düşerse gelebileceğini söyledim. Teşekkür ederek gitti. Arkasından gelen hastalardan bir genç ,kafe çalıştırdığını, çocuğun anlattıklarının tamamen yalan olduğunu, bütün gün kafelerinde vakit geçirdiğini, okula gitmediğini, alt katta beni nasıl kandırdığını ballandırarak anlattığını,bir daha para vermememi söyledi. Sonradan ek: Öğleden sonra hastalar bitince konu kafama takıldı.Sekretere hastanın kayıt fişini buldurttum.Babasına işyerinde telefonla ulaşmam 5 dakikamı aldı.Gerçekten de genç hastamız yalan söylüyormuş. Babası çok üzüldü, ben de teselli etmeye çalıştım.Yarın öbürgün ziyarete geleceğini ve parayı da iade edeceğini söyledi.Sanırım ziyaretten sonra bir ek daha yapmam gerekecek. Ek 2: Ertesi gün aile geldi. Gayet makul, entellektüel, ve halleri vakitleri yerinde görünüyordu. Parayı geri verirken annesi çok perişan ve mahçuptu, benim açımdan sıkıntı duyacak birşey olmadığını söyleyerek rahatlatmaya çalıştım. Çocuk okuldaymış,Onu da getirmelerinin çok daha iyi olacağını söyledim gidip getirdiler. Aileyi ve hemşireyi odadan çıkarttım, gözleri yerde, 'Çok kötü birşey yaptım özür dilerim' derken sözünü kesip epeyce fırçaladım. Beni dinlerken aklı başka yerde olduğundan seni aşağılıyorum diye de belirttim. Annesi bir yol göstermemi istedi; ergen psikolojisi üzerine eğitim almış bir arkadaşıma yönlendirdim, ayrıca tiyatro ile ilgili bir eğitim alabileceğini, bu konuda gerçekten yetenekli olduğunu söyledim. Zira ben ilk gün dinlerken aklımda yalan söylediği şüphesini sürekli uyanık tuttum, ancak inandım.
Bugün, sabaha karşı uyanma, mide yanması, ve huzursuzluk hissiyle Dimetoka'lı yaşlı bir amca başvurdu. Kimliğinde Dimetoka'yı görünce Yunanistan'dan mı göçtüğünü sordum. Çanakkale'liymiş. Çanakkale'ye bağlı Gümüşçay beldesinin eski adı Dimetoka imiş. Amcanın anlattığına göre, bölgede yaşayan Dime ve Toka adında iki gavur el sıkışmışlar buranın adı Dimetoka olsun demişler, öyle kalmış. Yunanistan'daki ilçe, buradaki kasabaymış.
Amcanın yakınmaları geçen yıl eşini kaybettikten sonra başlamış. Eşinin neden vefat ettiğini sordum. Doktor hatasından ölmüş, ama amcaya göre
'Vadesi dolduğundan Allah doktorları aracı göndermiş'.
Eşi gençliğinde narkozsuz apandisit ameliyatı olduğundan doktorlardan çok korkarmış, 65 yaşına kadar bir kez bacak kırılması dışında hiç doktora gitmemiş. Bir akşam yemekte göğsüm ağrıyor demiş. Hastaneye gidelim teklifini reddetmiş, çok inatçıymış. Gece amca bakmış teyze mantosunu kapmış, hadi gidelim diyor, acil servise gitmişler. Yapılan tahliller sonucu safra kesesinde taş çıkmış. Ameliyat önermişler, teyze tabi ki razı gelmemiş. Kapalı ameliyat için üniversiteye sevk etmişler, bir hafta sonrasına gün verilmiş, bu arada ağrısı da kalmamış.
Amca 'O bir hafta boyunca ne biz, ne eve gelenler; basiretimiz bağlandı, ağrın sızın yok niye ameliyat oluyorsun diyemedik' diye hayıflanıyordu. Ameliyat günü teyzeyi hastaneye götürmüşler, 'taşımaktan yorulduğu çimento çuvalını omzundan indirir gibi' ameliyathaneye bırakmışlar. Ameliyatta gelişen komplikasyonlar sonucu safra kesesi perforasyonundan (delinmesinden) teyze yoğun bakıma alınmış, 4 gün sonra da vefat etmiş.
Pek çok tahlil yaptırıp verilen ilaçlardan bir fayda sağlamadığını görünce yakınmasının pişmanlık duygularından kaynaklanan somatizasyon bozukluğu olduğunu düşündüm.
Daha önce de kendisine verilen ancak ağır geldi diye kullanmadığı Lustral tablete 1 x 1/2 olarak devam etmesini önerdim, ve uykusunu düzenlemek için Nervium 5 mg 1 x 1 reçete ettim.
Salı sabahı aynen Sophia Loren'in gençliğine benzeyen, polikliniğe girdiği andan itibaren dik başlı ve kararlı gözüken genç bir köylü kızı mide bulantısı yakınması ile başvurdu. Bulantısı geçen Cuma intihar etmek amacı ile içtiği ilaçlardan sonra başlamış. Neden intihar etmek istediğini sordum. Sevdiği gençle evlenmesine izin vermiyorlar, bunun yanı sıra kendisine talip olan beş zengin damat adayından birini seçmesi konusunda da çok baskı uyguluyorlarmış. Özellikle yengesi çok sıkıştırıyormuş. 'Kendimi niye bile bile yakayım' dedi. 'Sevdiğin nerede şimdi' dedim. Sigorta hastanesinde yatıyormuş, kızın intihar ettiğini duyunca O da hemen intihar etmiş. 'O daha zehirli ilaçlar içtiğinden hala hastaneden çıkamadı' dedi. 'Peki ne olacak şimdi?' dedim. Babası hastaneden çıkınca seni sevdiğine vereceğim demiş . 'Babam benim yanımda olduktan sonra dünya vız gelir!' dedi. Hiç ummuyormuş babasının onun tarafını tutacağını. Anksiyetesi ve depresif duygu durumu oldukça azalmıştı, sıkıntısı olursa içmesi için Lidanil tb. ve bulantısı için Metpamid tb. yazdım. Bir daha kendine zarar vermeyeceği konusunda terapötik anlaşma yaptım ,(söz aldım) 'Zaten babama da söz verdim' diyerek güldü, tekrar söz verdi.
Bugün mide ağrısı ve sıkıntı hissi ile ortayaşlı iyi giyimli, efendiden bir bey başvurdu. Zaten burada bana başvuran hastaların % 95'i mide-karın ağrısı yakınmasıyla başvuruyor, % 70' ine ise depresyon tanısı koyuyorum. Hasta 1 yıl önce eşini kanserden kaybetmiş. 7 çocuğu ile yaşıyormuş. Tek geliri koruculuktan aldığı 400 YTL maaşmış. 1993'ten beri koruculuk yapıyormuş. Daha önce merkeze bağlı olan köylerini çok basmışlar, gençleri dağa çıkartmışlar. Bunlar da silahlanmaya karar verip koruculuk için başvurmuşlar. Sık sık dağlarda operasyona çıkarlarmış. Başlarında bir subay olurmuş. Son zamanlarda çatışmalar azalmış; ama dağlarda hala 300 kadar terörist varmış. Dağdaki teröristler kışın hep bir arada mağaralarda kalırlar, yaz gelince üç beş kişilik gruplar halinde dağılırlarmış. Çatışmalarda çok arkadaşı ölmüş, çok taranmışlar, ama hiç vurulmamış. 'Allah korudu' dedi. En son dağda vurulan üzerinden Abdullah Öcalan'ın resmi çıkan Diyarbakır'lı genç bir teröriste nasihat etmek istemiş. Genç bunu dinlememiş, 'yiğit öldürür de ölür de demiş', nitekim hastaneye varmadan ölmüş. 'Beyinleri yıkanmış' dedi. 'Bu iş nasıl biter?' dedim, 'Ekonomik haklar falan boş ,bu işin kökü dışarıda oradan kesmek lazım' dedi. Midesi için Gaviscon susp, sıkıntısı için Zedprex cap ve Xanax 0,5 tb yazdım, depresyonunun tedavisi için ilacı bir yıl boyunca kullanmasını, yazdıramazsa parasıyla almasını, pahalı olmadığını söyledim. Elbetteki elimi sıkarak teşekkür etti.
Geçen hafta ultrason randevularını bitirip odadan çıkmak üzereydim ki randevularına 1,5 saat geç kalan iyi giyimli iki gebe kardeş soluk soluğa geldi. Birbirlerini izleyip izleyemeyeceklerini sordular, izin verdim. Küçük kardeşi incelerken 'Aranızda kaç yaş var?' diye sordum. 'Bilmiyorum' dedi. 'Nasıl bilmiyorsun, kaç yıldır merak etmediniz mi?' diye şaşırdım. Ablası arkamda hesapladı: 'Ben 25, O 22 olduğuna göre üç yaş fark var' dedi. Kardeşi 'Benim okumam yazmam yok da' diye ekledi. Nerede büyüdüğünü sordum. İzmir'de büyümüş, ama okuldan hep kaçarmış. Ablası 'Öğretmenler gelsin diye hep benimle haber gönderirlerdi' dedi. Sırası gelince ablanın tahsilini sordum. Orta ikiden terkmiş. Neden randevuya geç kaldıklarını sordum. 'Benim okumam var ama ben de saati bilmem' dedi. Sahiden kollarında saat yoktu. İzmir'de onların yaşında okuma yazma bilmeyen insan gördüğüme çok şaşırdığımı söyledim. "Biz doğuluyuz ya ondan" dedi. 'Nerelisiniz?' diye sordum. 'Tokat'lıyız' dedi. 'Tokat doğuda mı?' dedim. 'Ben de bilmiyorum nerede?'dedi.
Sağlık Bakanlığının iradesi ile iki ay boyunca Bingöl ilimizdeki hastalardan öğrendiklerimi vakit buldukça yazacağım.İlk öğrendiğim burada hastaların İzmir'e göre iki farkı var. Öncelikle odaya girer girmez derhal paravanın arkasına yönelip yatarak ağrıyan yerlerini açıyorlar.Bu nedenle içeri giren hastaya ilk söylediğim geçmiş olsundan önce otur oluyor(söylemeden de kimse oturmuyor).Bunun nedenini hemşireye sordum, öyle alışmışlar, doktorlar genelde oturtup dinlemezmiş, hadi geç çabuk dermiş. Bir de işi biten hasta mutlaka elimi sıkıp çıkıyor(Tabi erkek olanlar).
Bu hafta ikinci kez emekli Tariş işçilerini muayene ettim. İlk gelen hasta olayların içinde yer almış bir şöfördü. ’78 yılında olaylar çıktığında yürüyüşlere katılmış, ama iplik fabrikasının yakılmasıyla ilgisi yokmuş. Aslında olayları onaylamıyormuş ,ama karşı çıkmak mümkün değilmiş. İşgal altındaki fabrikadayken ,’Biz neden böyle yapıyoruz, maaşımız ödeniyor bir derdimiz yok’ diyecek olmuş, elebaşıları ‘Seni dövüp camdan atarız’ diye tehdit etmişler. Olayı çıkartanlar işçiler değilmiş, hep dışardan gelen gençlermiş. 12 Eylül'den bir hafta sonra emekli olmuş. Bugün gelen amca ise prostat ilacı yazdırmak istiyordu. Emekli Tariş işçisi olduğunu öğrenince olayları sordum: Olaylar çalıştıkları fabrikaya sıçramamış. Bunlar yağ fabrikasında çalışırlarmış. Vazifeleri yağ süzmekmiş. Başlarında Mehmet Kaptan isimli bir kimyager varmış. Çok işinin ehli bir insanmış. Yağ geldiği zaman daha tankerdeyken üç işçi çağırır, elindeki ölçüm kabını daldırıp her birine birer fincan içirirmiş. Daha sonra gelen yağın kaydını yapar, beş dakika sonra sırayla sorarmış , ‘Nasıl?’ diye. Bunlar da yakıyor, yeni yakmaya başladı, yakmıyor gibi yanıtlar verirlermiş. Kaptan (Kaptan derlermiş O’na) bu yanıtlardan yağın evsafını anlar , şu şu numaralı depoya dökün dermiş. Daha sonra elindeki enjektörle çekip tahlilini yaparmış. 1 asit , 2 asit (0.1-0.2) iyi yağlarmış. 5 asit rafinerize olmaya gidermiş, daha üstü ise ancak sabun olurmuş. Olaylar başladığında Kaptan herkesi içeri sokup kapıları kilitlettirmiş. Tam 1 ay hiç dışarı çıkmamışlar, yemeklerini orada pişirip yiyor, eve telefon ediyorlarmış. Kaptan Tariş yağ işletmesine yarı yarıya ortakmış. Ayrıca Ayvalık Burhaniye taraflarında çok geniş zeytinlikleri varmış. Trafik kazasında ölmüş. (Dolmuşta giderken kaza yapmışlar. Onbeş kişi içinde sadece Kaptan kafasını tutacak demirine çarparak ölmüş.)
Dün eski bir tabakhane işçisi bacağındaki ağrılar nedeniyle başvurdu. Emekli olmadan önce Melez deresinin kıyısında 25 yıl postçuluk , yani yaka kürkçülüğü yapmış. Bana taze koyun derisinin nasıl işleneceğini anlattı: Önce 1-1.5 kilo kaya tuzunu eritip içine bir bardak kadar asit ekleyip yağlarını temizlediğimiz deriyi içine bırakacakmışız. Arada silkeleyip çalkalayarak iki gün salamurada bekledikten sonra oradan çıkarıp krom dediğimiz(?)şeyi sürecekmişiz. Son olarak da yıkayıp asılarak kurutulacak, daha sonra da taraklanacakmış. Abi çocuklarından çok çekmiş. Bir oğlu omurilik tümöründen yatalak olmuş, ölümü bekliyormuş, dağ gibi de oğlanmış. Şimdi 30'lu yaşlarında olan kızı ise '70' li yıllarda, tarifine göre immün (bağışıklık sistemi ile ilgili) bir hastalığa yakalanmış. Sırayla eklemleri şişiyormuş, daha sonra bacaklarında derin yaralar açılıyormuş. Uzun süre hastanede yatmış. Yaralar temizlene temizlene kemiğe kadar inmiş. Çocukun pansuman sırasında sıkmaktan dişleri kırılmış. Doktorlar ‘Biz elimizden geleni yaptık, Allah'tan umut kesilmez’ demişler. Bu sırada bu köstebek hastalığını (eklemleri sırayla gezdiği için halk arasında böyle deniyormuş) Kemalpaşa'da toprakla tedavi eden bir kadının methini duymuşlar. Çocuğu taksiye atıp götürmüşler. Kadın bunları görünce 'Siz nerede kaldınız, ben iki gündür sizi rüyamda gördüm bekliyordum' demiş. Önce şart koşmuş, ben tedavi edeceksem artık hiç doktora götürmeyeceksiniz diye. Baba da ne yapsın, ölürse evimizde ölsün diyerek kabul etmiş. Kadın kızını bahçeye göndermiş, köstebeklerin kabarttığı yerlerden birer avuç toprağı leğene doldurup gelmesini söylemiş. Daha sonra yeşil bir ipi düğümleyerek okuyup yakmış, külünü de suyla birlikte toprağa karıştırmış, çamur yapmış. Çamurla açık yaraların üzerini kapatmış. ‘Bu çamuru her gün süreceksiniz, önce yara sulanacak akacak, vazgeçmeyip süreceksiniz’ demiş.
Söylediği gibi yapmışlar, bir hafta sonra yara küçülmeye başlamış, iki haftada kuş gözü gibi kalmış. Derin yaraların iyileşmesi üç ayı bulmuş, ama şimdi çok iyiymiş kızı, sadece yara yerinde iz kalmış.
Siyatalji bulguları olmadığından , sıkıntıdan da uyuyamadığından sadece geceleri uyumasını da kolaylaştıracak Sirdalud MR kapsül yazdım. Bana post getireceğini , akşam iş çıkışı postun üzerine bir yattım mı bütün elektriğimi alacağını, sıcacık olacağını söyleyerek gitti
Hayat sanki bir deniz, biz de suyun üzerinde ilerliyoruz. İlk zamanlarda, çocuklukta falan, deniz çok dalgalı, sen ise sanki ufak bir salın üzerinde çırpınıyor, bir an önce hızlı hızlı gitmek istiyor, ancak pek fazla yol alamıyorsun.
Zaman geçtikçe teknen büyüyor, kalitesi ve hızı artıyor, ancak senin hızlı gitme isteğin git gide azalıyor.Yavaş yavaş tadını çıkararak gitmek, etrafı seyretmek istiyorsun. Ancak çocuklukta hızlı gitmek ne kadar zorsa, yaşlandıkça yavaşlamak da o denli zorlaşıyor. Bütün motorlarını istop etsen bile artık kocaman bir gemi olmuş olan aracın çarşaf gibi denizin üzerinde hızla ve sessizce kayıyor. Sen ise güverteden geminin pruvasının yardığı suların iki yana doğru açılarak uzaklaşmasını ve ufukta beliren karşı kıyının hızla yaklaşmasını hüzünle izliyorsun.