Bugün bu hafta okula başlayan ilkokul 1. sınıf öğrencisi bir küçük hanım halsizlik, karın ağrısı, ve bulantı yakınması ile geldi. Okulu çok sevmiş, zaten henüz hiç ders işlenmiyormuş, hep oyun oynuyorlarmış. Öğretmenleri 'kız'mış. İlk derste kendini anlatmış, onun da çocuğu varmış. Öğretmenin kız ya da erkek olması fark etmezmiş, ama öğretmenini çok sevmiş. 'Teneffüslerde ne gibi oyunlar oynuyorsunuz?' diye sordum. ‘Polisçilik, kapkaççılık oynuyoruz’ dedi. Nasıl oynanıyormuş pek merak ettim. Kaldırıma altın ve gümüşleri temsilen çakıl taşları diziliyor, kapkaççı olan onları bir poşete doldurup kaçarken polis rolündekiler tarafından yakalanıp, demir parmaklıklı kapısı olan bahçenin bir köşesine kapatılıyormuş. Sonra derse girerken çıkıyormuş tabii. İdrar tahilinde enfeksiyon çıktığından Bactirim susp. 2 x 1 verdim ve tuvaletten sonra taharetlenirken poposunu önden arkaya doğru bir seferde silmesi gerektiğini, ileri geri yaparak kakasını ön tarafına bulaştırmamaya dikkat etmesi gerektiğini anlattım, bir de bloknot hediye ettim.
Çarşamba, Eylül 13, 2006
Dün uykusuzluk yakınması ile orta yaşlı bir hanım başvurdu. Ellerinde egzemayı görünce temizilikle arasının nasıl olduğunu sordum. ‘Aa, çok severiz temizliği, klorağı’ dedi. Beş kız kardeşlermiş. Hepsi de çok titizmiş. Esas anneleri titizmiş, ama onun temizlik yapacak hali kalmamış. Haftada iki kez camları silerlermiş. Dışardan gelince giysiler eve girmeden kapıda çıkarılır, doğru duşa girilirmiş. Bu adet büyük ablalarının bir gün eve geldiğinde ‘Aman otobüs çok pisti, koltuklara oturmayayım da bir duş alayım ‘ demesiyle başlamış ve yıllardır sürüyormuş. Eşleri de aynı şekilde davranıyormuş. Misafiri çok severlermiş, ama gittikten sonra duvarlar dahil bütün evi silerlermiş. Eşinin bu durum karşısında ne dediğini sordum; bütün kardeşlerin kocaları çok uysalmış, genelde itiraz etmiyorlar ama arada sırada çileden çıkıp bağırıyorlarmış. Kız kardeşler de o zaman hiç seslerini çıkarmıyormuş, 'Ne de olsa erkek arada bağıracak tabi’ dedi. Depresif bulguları da olduğundan Faverin 50mg 1x1 ve anksiyetesi ve uykusuzluğu için de Xanax 0.5 mg 2x1/2 yazdım. Ek: Hastanın annesi bir süre sonra muayeneye geldiğinde, kızının ilaçları kullanıp kullanmadığını sordum. Bir süre kullandıktan sonra 'temizlik hevesimi azaltıyor' diye bırakmış.
Salı, Eylül 12, 2006
Bugün göğsünde ağrı yakınması ile başvuran eski bir sendikacıyı muayene ettim: Bir dönem Tarım iş sendikasında şube yönetim kurulunda çalışmış. Her işçi sendikaya ayda 40 YTL ödüyormuş. Sendikanın kazanımlarından faydalanabilmek için üye olmak şartmış, bu yüzden devlette çalışan hemen tüm işçiler sendikalıymış. tarım işkolunda da tek sendika varmış. Sendikacılar yönetim kuruluna katılım ücreti altında 300 ytl para alırlarmış. Şube başkanları asli işlerinden ücretsiz izinli sayılır, tüm özlük haklarını sendikadan karşılar ve 2000 YTL civarında maaş alırlarmış. Toplantıları çeşitli şehirlerde yaparlar bu sayede hem gezerler hem de günlük 140YTL harcırah alırlarmış. Sözleşme döneminde anlaşmazlık halinde işçiler arasında oylama yapılır, grev kararı çıkarsa greve gidilirmiş.Greve giderken işçilerin %10luk bir bölümünün çalışması gerekirmiş. Hatta daha toplu sözleşmeye otururken greve gidildiği taktirde çalışacak işçilerin isimleri bildirilirmiş. Greve gidildiği andan itibaren işçilerin bütün hakları donarmış,ücret alamazlarmış. Grev uzun sürerse işçiler çok parasız kalır, birikimi olmayanlar sendikaya anlaşın diye baskı yaparlarmış. Sendika bir kez kişi başı 200- 300 YTL dağıtırmış. Geçmişte devlet %20 zam önermiş, sendika % 30 istemiş, 72 günlük grev sonucu %18 e anlaşmışlar. ‘Peki o zaman işçiler sendikaya takaza etmiyorlar mı?’ diye sordum. İşçiler o kadar perişan oluyorlarmış ki herkes bir an önce çalışıp borçlarını ödemeye baktığından kimse sendikaya hesap sormuyormuş. Zaten artık herkes işi öğrenmiş, kimse grev istemiyormuş. Özel sektörde ise kimse sendikalı işçi çalıştırmıyormuş. Tekstil sektöründe geçmiş yılarda tek bir işletmede sendikalı işçi varmış, patron onları işten çıkarmış, tazminatlarını ödememiş, ve adlarını diğer firmalara bildirerek yıllarca iş bulmalarını engellemiş. Tazminatlarının da yarısını yıllar sonra taksitle ödemiş. ‘Bu iş nasıl düzelir?’ dedim. ‘Bu iş düzelmez!’ dedi. EKG si normal olduğu halde yakınmaları angina pektorise uyduğu için eforlu EKG çektirmesi için hastaneye sevk ettim. (İkinci fotoğraf İrlanda'da grev yapan türk inşaat işçileri. haber için )
Cuma, Eylül 08, 2006
Bugün şişmanlık yakınmasıyla gelen bir hastanın karnesinde uzun süredir yazdırmadığı kalp ilaçlarını görünce kalp grafisini çektirdim. Kalp hastalığı oğulları askerdeyken üzüntüden başlamış. Büyük oğlu Somali’de bir sene görev yapmış. Saat farkı nedeniyle hep gece saat 1:05 te ararmış, o aradıktan sonra ya da televizyonda asker programlarında oğlunu gördükçe uykuları kaçar ne yapacağını bilemezmiş. Somali'deki birlikten sadece bir er, arkadaşının yerine mıntıka temizliği yaparken elektrik çarpması sonucu şehit olmuş. Oğlu verilen maaşları eve gönderirmiş. Gelirken oradan parmak arası terlik ve şapka getirmiş ,ama getirdikleri çok çürük çıkmış hemen parçalanmış. Terliğin de altı zaten kayıyormuş. Küçük oğlu da Diyarbakır’da askerlik yaparken 36 şehit verilen olay olmuş. Teyze bunu duyunca, oğluna bir şey olduğunu duyup da bayılırsa kurtarsınlar diye televizyonun başından kalkıp kapıyı açmış . İlk sırada oğlunun ismini söylemişler, ama arkadan soyadı farklı gelmiş. İsmi geçen şehit de tesadüf, aynı mahalledenmiş. İki oğlu da askerliklerini kazasız belasız tamamlayıp dönmüşler.
Lübnan’a asker gönderilmesi hakkında ne düşündüğünü sordum. ‘Sağ salim gidip geleceklerse gitsinler’ dedi. Kalp damarlarında daralma olduğu için Danitrin f tb3x1, Asinpirine 300 tb 1x1 yazdım ve 1200 kcal’lik diyet verdim. Tuz yememesi gerektiğini , ilaçlarını da ömür boyu kullanması gerektiğini anlattım. Fotograf geçen hafta şehit olan Piyade Asteğmen Furkan Işık'ın askere giderken yaptığı sayfasından) http://www.furkan.net/
Ek:Öğleden sonra bir haftadır uykusuzluk ve saç dökülmesi yakınması ile genç bir hanım başvurdu. Son günlerde canını sıkan bir şey olup olmadığını sordum. Şehitlere üzüldüğünü söyledi. ‘ Eşin askerliğini yapmadı mı?’ diye sordum. Yapmış. 'İki yaşında bir oğlum var, O’nun için endişeleniyorum. Acaba askere gidene kadar bu işler düzelir mi diye düşünüyorum, ama düzelmezmiş gibi geliyor, çünkü ben çocukken de bu terör vardı , anne oldum yine var’ dedi.
Perşembe, Eylül 07, 2006
Bugün tansiyon ilaçlarını yazdırmaya gelen Manisalı bir üzüm üreticisi ile konuştuk: Çekirdeksiz kuru üzüm bu sene 120-130 kuruştan satılmış. 4 kilo yaş üzümden 1 kilo kuru çıkarmış. Eğer bağ sulanmışsa,ya da hormon kullanılmışsa 5 kilodan 1 kilo da olabilirmiş. Üzümü önce potaslı suya batırır ondan sonra kuruturlarmış. 200 litre potaslı suya bir fincan da zeytinyağı koyulurmuş ki üzümün yumuşak güzel kurumasını sağlasın. Bu sene havalar sıcak olduğundan 6 günde kurumuş. Kuruduktan sonra ilacını yıkayıp bir kez daha seriyorlarmış. Üç gün daha bekleyince işlem tamamlanıyormuş. En güzel salkımlardan kendilerine 30-40 kilo ayırıp gerisini satıyorlarmış. Çöpünü nasıl ayırdıklarını sordum. Üzüm kuruyunca kendisi hemen ayrılırmış.
Salı, Eylül 05, 2006
Bugün bana şipit ekmeği getiren ve huzursuzluk, uykusuzluk yakınması olan Denizli'li bir hastamla konuşurken uykusuzluğu için geçmişte afyon sakızı yuttuğunu ama yine de uyuyamadığını söyledi. 'Eskiden afyon sakızı serbest mi satılıyordu?' diye sordum. Haşhaş ekimi yasaklanmadan önce bulunurmuş. Denizli'nin Süller kasabasından getirtmişler. Haşhaşların başları daha tazeyken çizilir akan sütü üzerinde donarmış. Ertesi günü donmuş sütü bıçakla kazıyıp alırlarmış. Genelde uykusuzluk için kullanılırmış. Teyze limon büyüklüğünde bir parça getirtmiş, kırık leblebi kadar yutmuş, ancak yine de uyuyamamış. Depresif bulguları da mevcut olduğundan Mirtaron 30 mg tb. 1 x 1/2 gece ve anksiyetesi için Xanax 0.5 mg tb 2 x 1/2 yazdım. Bir dahaki sefere katmer getireceğini söyleyerek gitti.
Pazartesi, Eylül 04, 2006
Geçen gün tansiyon ilaçlarını yazdırmaya gelen bir polis maçta görevli olduğunu ve gitmesi gerektiğini söyleyerek sırada öncelik rica etti. İzmir’deki maçlarda maçına göre 500 ile 2600 arası polis görevlendiriliyormuş. En fazla taşkınlık Karşıyaka’nın , özellikle Altay’la olan maçlarında olduğundan bu maçlara Fenerbahçe’nin maçlarından bile fazla; tam 2600 polis görevlendiriliyormuş. Çalışma şartları çok ağırmış, maç bitince istirahat yokmuş, aslen görevli olduğu karakolda vazifesine devam ediyormuş. Maçları görevleri nedeniyle pek izleyemiyorlarmış. Özellikle gol olduğu zaman seyirciler büyük taşkınlık yapıyor, koltukları kırıp sahaya atıyorlarmış. Taşkınlık yapanlara ne ceza verildiğini sordum. Fotoğrafları çekilip taşkınlığın cinsine göre 2-3 maçtan süresize dek maçlara girmekten men ediliyorlarmış. Bunun nasıl uygulanabildiğini sordum. Maça girişte kapıda duran polisler resimleri inceleyip bütün cezalıları akıllarında tutuyorlarmış, ayrıca hepsinin fotoğrafı basılı olarak kapıda mevcut oluyormuş. ‘Peki kılık değiştirse, saçını kazıtsa, ya da peruk taksa veya bıyığını kesse n’oolur?’ diye sordum. ‘O zaman girebilirler’ dedi.
Cuma, Eylül 01, 2006
Geçen hafta idrar yaparken yanma yakınması ile başvuran bir gebeye denizden sonra ıslak mayo ile oturup oturmadığını sordum. Haşema tipi mayoyla oturduğunu söyledi. Bu sene İzmir sahillerinde bu tip deniz giysisini çok gördüğümden merak edip rahat olup olmadığını sordum. Kendisi eskiden elbise ile girermiş, bu kez bir akrabasının haşemasını kullanmış.Kollarından biraz su alıyormuş, onun dışında iyiymiş. Fiyatlarını sordum, 40-50 YTL den başlayıp 100 YTL ye kadar gidiyormuş. İdrar yolu enfeksiyonu için Alfasilin 1 gr tb 3x1 yazdım . Deniz temiz yerlerde girmesini ve ıslak mayo ile kalmamasını önerdim.
Perşembe, Ağustos 31, 2006
Bugün kilolu, şeker hastası bir amca ilaçlarını yazdırmaya geldi. Yaptığımız tahlilde kan şekeri yüksek çıkınca perhizine uyup uymadığını sordum. İçkiyi biraz fazla kaçırıyorum herhalde dedi. Ne içtiğini ve ne kadar içtiğini sordum. Kendi yaptığı ev şarabından günde 1,5 litre içiyormuş. Şarabı atalarından (Selanik göçmeniymiş) öğrendiği şekilde yapıyormuş. Önce kırmızı üzümler çuvala koyulup yeni alınmış lastik çizmeyle ezilip suyu çıkarılıyor, daha sonra 10 gün kadar fokurdamaya bırakılıyormuş. Fokurdaması kesilince eskiden cam damacanalara, şimdilerdeyse plastik bidonlara süzüp üzerinde ancak bir parmak kadar hava bırakıp, hava almayacak şekilde kapatıyormuş. 10 günde bir açarak çıkan havayı boşaltmak gerekiyoprmuş, aksi taktirde plastik bidonlar patlıyormuş. Yaklaşık üç ayda şarap erermiş. Zaten erdi mi ermedi mi diye bakarken epey bir miktarını götürüyormuş.
100 kilo üzümden 50 litre şarap çıkıyormuş. Bu sene kilosu 50 kuruştan 200 kilo kara üzüm ısmarlamış. İlaçlarını düzgün kullanmanın yanı sıra perhiz yapmanın ve egzersizin de en az ilaçlar kadar önemli olduğunu anlatarak 1400 kcal’lik diyet listesi verdim. Ek olarak şarabı günlük yarım litreden fazla içmemesini, içtiği şarabın da aynen şeker yemiş gibi kanda şekere dönüşeceğini anlattım. Yeni mahsül şarabından getirmeye söz vererek gitti.
Salı, Ağustos 29, 2006
Bugün bir ilaç mümessili ile konuşurken ilaç firmalarının eşdeğerlerinden pahalı ilaçları için devlete yaptıkları indirimin sadece sanal dünyada olduğunu, kutuların üzerindeki etiket fiyatlarının değişmediğini öğrendim.
Devlet son yıllarda eşdeğer ilaçlarda en düşük fiyatın % 22 fazlasına kadar ödeme yapıyor, fazlası varsa vatandaştan isteniyor. Ben genelde buna dikkat ederek ekstra ücret ödenmeyecek ilaçları reçete ettiğimden ilaç firmaları ziyaretlerinde gerekli indirimleri yaptıklarını, karneyle ilaç alanların ek bir ücret ödemeyeceklerini sık sık belirtiyorlar. Bugün ayırdına vardığım durum ise bu indirimin sadece devlet kurumlarına online olarak yapıldığı, kutuların üzerindeki fiyatların aynen kaldığı oldu. Bu duruma göre 20 liraya satılan bir ilaç için devletin ödediği 12 liraysa firma bunu eczaneye 12 lira üzerinden %20 de yasal kar marjını bırakarak, hatta ekstra indirimler yaparak en fazla 10 liraya veriyor. Eczane bunu resmi kurumlara satarsa 12 liraya, ama elden parayla satarsa 20 lira satıyor. Özellikle sürekli ilaç kullanılan tansiyon depresyon gibi hastalıklarda, hastalar bazen karnelerine yazdıramayıp elden ilaç aldıklarından, bundan sonra kutuların üzerindeki fiyatları da öğrenmeye karar verdim.
Perşembe, Ağustos 24, 2006
Bugün 65 yaşında bir sünnetçi boğaz ağrısı ve halsizlik yakınmasıyla başvurdu. Sünnetçilik baba mesleğiymiş. Askerde sıhhiye eri olduğundan terhisle beraber eline kurs gördüğüne dair bir sertifika vermişler. Sünnetçiliği bu sertifikaya dayanarak yapıyormuş. Gerçi askerde sünnet yapmayı öğretmemişler ama babasını izleyerek öğrenmiş. ‘200-300 sünnet izledikten sonra ilk sünnetimi yaptım, Allah’a şükür hiç kazam olmadı’ dedi. Hala mahallede eskiden sünnet ettiklerine sorarmış ‘Bir problem var mı?’ diye, hiç şikayet almamış. Toplu sünnetlerde 35 ten fazla yapmazmış, yardımcı da kullanmazmış. 35 sünneti 4 saatte yapıyormuş. Sünnet rayici bu sene 150 YTL civarındaymış. Kemal Özkan gibi meşhur sünnetçiler ise 1000-2000 YTLye yapıyorlarmış. Hatta İzmir’e getirmeye kalkarsan masraflarıyla beraber 8-10 000 YTL yi bulurmuş. Kemal Özkan’ın neden bu kadar meşhur olduğunu sordum, basında akrabası varmış, O meşhur etmiş. Muayenesinde patolojik bir bulgu saptamadığımdan soğuk algınlığı tanısı koydum, ve Sedergin C eff tb. 3x1 reçete ettim.
Bugün hastaneden verilen ilaçlarını danışmak için 1923 doğumlu Manastır'lı bir hasta başvurdu. Askerliğini nerde yaptığını sordum. 1940-44 arasında 4 yıl Yugoslav ordusunda Almanlara karşı savaşmış. Almanlar çok kuvvetliymişler. Hiç piyadeleri yokmuş, hepsi motorizeymiş. Bunlar ise tam bitli piyade imişler. Savaş boyu açlık, pislik ve bitler yakalarını bırakmamış. Bitler o kadar büyükmüş ki , 5 Lev'lik Bulgar parasını üzerine koyarlarmış, bit parayı oynatırmış. Yugoslavlar, gündüzleri hiç savaşmaz ormanda saklanırlar, geceleri mayın döşeyip yol keserlermiş. Amca mayına çarpan araçların nasıl havaya uçtuğunu anlatırken epey neşelendi. Muharebeye girerken insan ne hissediyor diye sordum. İnsana cesaret geliyormuş, hiç korkmuyormuş. Amcasının oğlu yanı başında vurulmuş ölmüş, ama amcayı öldürmeyen Allah öldürmemiş.
(Benim de geçerken mola verip köftelerine bayıldığım Makedonya'nın Bitola kentinin türkçe adının Manastır olduğunu da bu hafta okuduğum İdil Elveriş'in 'New Orleans'tan Kosova'ya, Bir Türk Kızının Anıları' kitabından öğrendim.)
Dün bir sürücü kursu sahibi ağır kaldırdıktan sonra başlayan bel ağrısı yakınmasıyla başvurdu. Sürücü kursunu geçen sen 34 milyara mal etmişler. Şimdi iyi düzenli bir kurs açmak 50 milyar tutarmış. Üniversite mezunu herkes, isterse sürücü kursu açabilirmiş. Her ehliyet sınıfı için Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı’ndan ayrı ayrı ruhsat almak gerekiyormuş. İşi hızlandıracak tanıdık kimse yoksa çok uzun sürüyormuş. Oysa ki 250 metrekarelik yer, her sınıfa uygun binek arabası, otobüs, iş makinası alındığından işin çabuk halledilmesi gerekiyormuş. Otobüsü kaça aldıklarını sordum, biraz eskiymiş 8 milyara almışlar. Bugünlerde ilkokul mezunlarına iki yıldır süren kısıtlama kalktığından büyük talep doğmuş, 125 öğrencileri varmış. Normalde 560 YTL olan ücret 250 YTL ye kadar indiriliyormuş. Bu usulsüzmüş ama öğrenci bulmak için herkes yapıyormuş. Bel ağrısı için Muscoflex cap 3x1 yazdım, ve ağır kaldıracağı zaman ağırlığın yanına çömelerek dizlerini kullanarak kalkmasını beline yüklenmemesini önerdim.
Pazartesi, Ağustos 21, 2006
Geçenlerde muayene ettiğim yaşlı bir teyze tedaviden memnun kalmış, bugün kocasını da getirdi. Soyadlarının farklı olduğunu görünce neden böyle olduğunu sordum. İkisi de Yunanistan vatandaşıyken amca Türkiye'deymiş. Teyze arkasından gelmek için sınıra gittiğinde pasaportuna süresi geçmiş diye el koymuşlar, bir daha da pasaport vermemişler. En sonunda sınır kaçakçılarına 6-7 bin drahmi ödeyerek Meriç nehrinden kayıkla geçmiş, yürüyerek karakola teslim olmuş ve Türk vatandaşlığına geçmiş. Amca ise Yunanistan'dan ayda 200 euro yaşlılık aylığı aldığından kesilmesin diye Yunan vatandaşlığından ayrılmamış. Yunanistan'da emekli/yaşlı paraları aybaşında köyün kahvesine gelen bir mutemet tarafından oturdukları yerde ellerine ödeniyormuş. Ayrıca her hafta gezici sağlık ekibi de köylerine uğruyor, ihtiyacı olanlara bakıyormuş. Amcanın maaşını vekalet verdiği akrabası alıyor gelen gidenle gönderiyormuş. 'Orası mı daha bakımlı burası mı?' diye sordum. Teyze 'Orada arabalar hep pırıl pırıl, burada pis, toz içinde' dedi.
Perşembe, Ağustos 17, 2006
Bugün 60 yaşlarında bir hanım ilaçlarını yazdırmaya geldi. Görünümünden ve aksanından göçmen olduğunu tahmin edip nereli olduğunu sordum. Aydın’ın Koçarlı ilçesine bağlı Yeniköy’denmiş. Aslen Arnavut göçmeniymişler ama çok eski yıllarda ataları zulümden kaçarak gelmişler. Tam ne zaman geldiklerini bilmemekle birlikte babası Türkiye’de doğmuş. Önce Afyon Sandıklı’ya yerleşmişler, sonra Aydın’a. Köylerinde 10 yıl öncesine kadar Arnavutluk göçmeni olmayan hiç kimse yokmuş. Dışardan kız alıp vermezlermiş. Kendisi Türkçeyi 55 yaşında sökmüş, çarşıda kahvede sadece Arnavutça konuşulurmuş. Kızı da 'Ben de Türkçeyi ilkokulda öğrendim' diye doğruladı. Son yıllarda 20 kadar yerli gelin almışlar. Normalde kendi köylerinde evi olmayana kız verilmezken, köylerine pamuk toplamaya gelen dağ köylülerinden iç güveysi olarak gelin almaya başlamışlar. Kendi gelinleri çok zekiymiş, 7 ayda Arnavutçayı sökmüş, şimdi doğma büyüme Arnavut gibi konuşuyormuş. Arnavutların gerçeten pırasayı sevip sevmediklerini sordum: Çok severlermiş, ama yemeğini değil böreğini yaparlarmış. Pırasayı ince ince kıyıp önce sütle kaynatarak öldürür, sonra saf ve bol kaymakla karıştırıp milföy hamuru gibi kat kat açtıkları yufkaya döşerlermiş. Köylerindeki doktor bu böreği yiyince artık bir sene başka bir şey yememem gerek demiş, ama yaptırıp doğudaki ailesine götürüyormuş.
Hayat sanki bir deniz, biz de suyun üzerinde ilerliyoruz. İlk zamanlarda, çocuklukta falan, deniz çok dalgalı, sen ise sanki ufak bir salın üzerinde çırpınıyor, bir an önce hızlı hızlı gitmek istiyor, ancak pek fazla yol alamıyorsun.
Zaman geçtikçe teknen büyüyor, kalitesi ve hızı artıyor, ancak senin hızlı gitme isteğin git gide azalıyor.Yavaş yavaş tadını çıkararak gitmek, etrafı seyretmek istiyorsun. Ancak çocuklukta hızlı gitmek ne kadar zorsa, yaşlandıkça yavaşlamak da o denli zorlaşıyor. Bütün motorlarını istop etsen bile artık kocaman bir gemi olmuş olan aracın çarşaf gibi denizin üzerinde hızla ve sessizce kayıyor. Sen ise güverteden geminin pruvasının yardığı suların iki yana doğru açılarak uzaklaşmasını ve ufukta beliren karşı kıyının hızla yaklaşmasını hüzünle izliyorsun.