Çarşamba, Şubat 27, 2008

yüzme


Bugün havuza girmek için rapor isteyen bir yüzücüye hangi stilde yüzdüğünü sordum. Sırtüstü yüzüyormuş. “Ben sırtüstü yüzdüğümde yüzüme çok su geliyor, rahatsız olup bırakıyorum, siz nasıl su sıçratmadan yüzebiliyorsunuz?” dedim. “Teknikle ilgili bir şey, elleri bilekten kırmak gerekiyor, böylece suya girerken ve çıkarken fazla su kalkmıyor” dedi. “Kelebek yüzme de bana çok zor geliyor, onun püf noktası nedir?” dedim. “Kelebek stilde bütün işi bel kasları yapıyor, sudan çıkıp girmenin yanı sıra kolları ve ayakları senkronize çırpmak da önemli ama ve suyun içinde dalgalanma hareketini yapan kaslar esas olarak bel bölgesinde. O kasları güçlendirmek lazım” dedi.
Herhangi bir rahatsızlığı bulunmadığından istediği raporu verdim

Çarşamba, Şubat 13, 2008

Salı, Şubat 12, 2008

dershane


Bugün devletten emekli olup şimdi özel dershanede ders vermekte olan bir öğretmen ilaç yazdırmaya geldi. Son günlerde sınava hazırlanan ve dershaneye giden öğrenciler sık sık bunaltı yakınması ile başvurduklarından, kendisine “Dersaneye gitmeden sınav kazanmak mümkün değil midir?” diye sordum.
“Çok zor” dedi.
“Neden peki, sınavlarda derste öğretilenler sorulmuyor mu?” dedim.
“Bu bakanlığın hatası. Ders programları çok kötü hazırlanmış, konuların birbiriyle bağlantısı yok. Öğrenci 9. sınıfta öğrendiği konuyla 10. sınıfta öğrendiği konunun birbiri ile bağlantısını kuramıyor. Dershane esas olarak bu işlevi görüyor, tabi test tekniğini de öğretiyor, o ayrı” dedi.
“Bir örnek verir misiniz?” dedim.



“ÖSYM öyle sorular soruyor ki, doğru yanıtı bulmak için değişik sınıflarda öğretilen bilgileri birleştirmek gerekiyor. Örneğin sindirim sitemi ile ilgili bir soruda öğrenci, ağızdaki enzimleri, gıdaların yapıtaşlarını, enzimlerin ortamın pH’ı ile ilgilerini bilmek ve kafasında birbiriyle ilişkilendirmek zorunda”
dedi.
“Yine de dershaneye gitmeden olmaz mı?” diye üsteledim.




“Eğer öğrenci evde disiplinli bir şekilde çalışabiliyorsa olabilir, ama zor. Süre tutarak test çözmesi lazım, dershane esas olarak disiplinli çalışmayı sağlıyor. Aslında bu çok kötü bir sistem, keşke bütün dershaneler kapansa, ama sistem böyle kurulmuş. Benim de kızlarım üniversiteye hazırlanırken dershaneye gittiler.”
dedi.


Fotoğraflar geçen yılın ÖSS birincileri

Perşembe, Şubat 07, 2008

paintball




Bugün Paintball sahasında çalışmak için sağlık raporu almaya gelen bir beye bu oyunun nasıl oynandığını sordum.
Profesyonel maçlarda iki takım 5 dakika süre ile engebeler oluşturulmuş bir arazide birbirlerine karşı saldırıp karşı tarafın arkasındaki bayrağı almaya çalışıyormuş. Havalı tüfeklerle ve gıda boyası içeren yuvarlak kapsüllerle yapılan atışlarda vurulan safdışı kalıyormuş.
"5 dakika çok kısa değil mi?” dedim

“O beş dakika oyunun içinde insana 1 saat gibi geliyor, çok zevkli bir oyun” dedi. “Vurulduğunu kim kontrol ediyor?” dedim. “Sahanın iki yanında federasyondan hakemler oyunu takip ediyorlar, vurulanı ayırıyorlar. Bazen engebelerdeki eski boyalara sürtünüp üstünü boyayanlar, ya da vuruldu halde eliyle boyayı çıkaranlar oluyor, hakemler bunları da ayırt ediyor.” dedi.
“Federasyonu da mı var bu oyunun?” dedim.

“Avcılık atıcılık federasyonuna bağlı ama ayrılmaya çalışıyorlar”
dedi
“Tehlikesi var mı?” diye sordum.

“Mutlaka özel kıyafetler, ve gözlük takarak oynanıyor, ama yakın atışlarda kıyafete rağmen insanın canı yanıyor”
dedi.
“Amatör olarak nasıl oynanıyor?” diye sordum.
“O zaman bir saat ve bir kutu kapsül karşılığı 20 lira verip yine iki takım halinde savaşıyorsun. Vurulanlar, 1 dakika oyundan çıkma cezası alıyor, kenardaki paravanın arkasında bekliyor.


Mermin biterse 5 lira karşılığında elli kapsül daha alabiliyorsun”
dedi. Herhangi bir sağlık sorunu olmadığından istediği raporu verdim.

Salı, Şubat 05, 2008

anayasa değişikliği



Bugün ilaç yazdırmaya gelen bir hukuk profesörüne gündemdeki anayasa değişikliği paketi hakkında ne düşündüğünü sordum. Sinirle:
“Ne düşüneceğim” dedi.
“Ben de onu soruyorum, ne düşünüyorsunuz?” dedim.
“Bu memlekette kılık kıyafet yasası var, dini semboller taşımak yasaktır” dedi.
“Haç taşıyan papazlar suç mu işliyorlar?” diye sordum.
“Onlar Lozan Anlaşmasına dayanarak taşıyorlar, onun dışında hiç kimse taşıyamaz, suçtur” dedi.
“Sizce yapılan değişiklik laikliğe aykırı mı?” diye sordum.
“Anayasanın değiştirilemez maddeleri vardır. Siz laikliği değiştirmiyorum dersiniz ama içini boşaltırsanız olmaz. Şimdi ben sizin doktor olduğunuzu kabul edip, şunu yapamazsın bunu yapamazsın diye kısıtlasam sizin doktorluğunuzun içini boşaltmış olurum, bu buna benziyor” dedi“Bu değişiklik Anayasa Mahkemesi’nden döner mi sizce?” diye sordum.
“Dönebilir de dönmeyebilir de. Benim orada sınıf arkadaşlarım var, (isimlerini vererek)biri mesela daha iktidara yakın, O bence onaylar, öbürkü uzak o da iptali yönünde oy kullanır” dedi.
“Hukukta kararlar pek objektif olmuyor o halde” dedim.
“Bu yorum farkıdır, politik görüşler de rol oynar. Ama üniversitede türban olmaz. Şimdi bir sürü teknoloji var, sınavda o örtünün altında telsiz kulaklık var mı yok mu nasıl anlayacağız?
Kadın asistan bulup açtıracağız, kendin açmaya kalksan hamile kaldım derler” dedi ve ekledi "Bu sorun çözülecek değil, hiç ellenmemesi gereken bir sorun. Bazı konular böyledir, statüko iyidir, korumak gerekir, kaşırsan iyice çözümsüzleşir”

Fotoğraflar bu siteden

Pazartesi, Şubat 04, 2008

adli inşaat



Bugün oğluna pnömokok aşısı yaptırıp yaptırmama kanusunda fikir danışmaya gelen bir inşaat mühendisine hangi alanda çalıştığını sordum.
Adli inşaat mühendisiymiş. Bunun tam olarak ne anlama geldiğini sordum.
“Binalarla ilgili çıkan anlaşmazlıklarda sorumluluğun kimde olduğunun belirlenmesine yarıyor” dedi ve anlattı:
“Bir binayı yapınca komşu binada sorun hemen çıkmıyor, yeni binanın zenmine oturması zaman alıyor. Örneğin Balçova’da ikisi de 30 yıl önce yapılmış 7’şer katlı iki bina var. Aralarındaki boş arsaya yine 7 katlı yeni bir inşaat yapılmış. Yeni binanın yapılmasından 5 yıl sonra komşu iki binada da çatlamalar ortaya çıkmış, hatta biri oturulamaz raporu verilip boşaltılmış. Bu durumda boşaltılan binadakiler dava açıyorlar ama sorumlu kim? Bunu saptamak çok zor. Kanun inşaatın bitiminden 5 yıl sonra bina sağlamsa müteahhitin sorumluluğu biter diyor, aralarına yapılan bina yapılalı 5 yılı geçmiş. Zeminde 30 yıl içinde büyük değişiklikler olmuş, 30 yıl önce 1 metreden çıkan su şimdi 2,5 metreden çıkıyor. Her iki eski bina komşu inşaat başlamadan önce 2,5 santim kadar zemine oturmuş. Biz burada kusuru hakkaniyetle dağıtacak bir sistem üzerinde çalışıyoruz. Yani kusurun bir kısmı müteahhide ait olduğu gibi bir kısmı da zemine ait olabilir” dedi.
“Peki yeni yapılan binanın daha sağlam temellerle yapılması , kazık çakılması komşu binaları kurtarır mıydı?” diye sordum.
“Evet komşu binalara zarar vermeyecek çözümler var , ama ekstradan 500-600 bin lira masraf çıkartacak. E bu arsanın sahibinin sağdaki soldaki bina sahiplerinden bir ayrıcalığı yok ki. Aynı katı çıkıyor, aynı vergiyi veriyor, neden öbürkülerden 2-3 daire parası fazla masraf etmek zorunda olsun” dedi ve ekledi “Bu çalışmalarla standartları oluşturunca mahkemenin atadığı bilirkişilerin ahbap çavuş ilişkisi içinde inşaata şöyle bir bakıp fikir yürütmeleri sona ereceği gibi, zemin etüdü yapıyoruz deyip doğru dürüst sondaj yapmadan rapor veren firmalara da sorumluluk yüklenecek”

Kendisine pnömokok aşısının ancak yetersiz beslenme, immün sitemi yetersizliği, ya da kalpte delik gibi ciddi sağlık sorunu olan çocuklara uygulanmasının doğru olduğunu, rutin uygulanacak bir aşı olmadığını, uygulanacak olsa bile aşının koruduğu bakterilerin Amerika'dan elde edilmiş bakteriler olduklarını ve yapılan çalışmalara göre bahsi geçen aşının ülkemizdeki bakterilere karşı koruyuculuk oranının oraya göre çok düşük, % 40 lar düzeyinde olduğunu, benim de kendi çocuğuma bu aşıyı yapmadığımı anlattım.
"Peki bu reklamlar ne oluyor?" dedi.
"Ne yazık ki bu reklamlar ticari amaçla yapılıyor, zira bebeklere 4 doz aşı yapmanın maliyeti asgari ücretten fazla, yaklaşık 500 lira. Reklamlarda bize anlatılmak istenen 'bu aşıyı yaptırırsan iyi ebeveynsin, yoksa çocuğunun başına gelecek şeylerden sen sorumlu olursun' düşüncesinin doğru olduğunu düşünmüyorum" dedim, ve Sağlık Bakanlığı'nın kesinlikle yapılması gereken tüm aşıları ücretsiz olarak uyguladığını, hatta eskiden bazı anne babaların ilk aylarda ayrı ayrı yapılan karma aşıları ateş yapar diye tercih etmeyip eczaneden aldıkları ithal beşli karma aşıların bile şu anda sağlık ocaklarında ücretsiz olarak yapıldığını belirttim.

Deprem fotoğrafları bu siteden.
Son fotoğraf Muş’un kuş uçmaz kervan geçmez tepelerinde Bağışıklama Günü.

Perşembe, Ocak 31, 2008

zeytin




Bugün zeytin çizerken elini
jiletle kesen bir hasta başvurdu.
Zeytin çizmek için satılan plastik aletle mi kestiğini sordum, öyleymiş.
"Onun yanında zeytini bastırmak için çubuk da vermiyorlar mıydı?” dedim.
"Alet 1 liraydı, çubuğu 50 kuruştu. Çok akıllıyız ya çubuğunu almadım. Ama alet çok güzel, zeytin yağlı olduğundan jiletler keskinliğini hiç kaybetmiyor, üç yıldır kullanıyorum, aynı jilet”
dedi.
Çizik zeytini nasıl yaptığını sordum.
Yeşil zeytini topladıktan sonra suya bırakıyor, yiyeceği zaman çıkartıp çiziyormuş. Sudaki çizilmemiş zeytine 10 yıl beklese bir şey olmazmış, mumyalanmış gibiymiş. Çizdikten sonra yine suya koyuyor, ancak her gün suyunu değiştiriyormuş. Bu şekilde 7-8 günde tatlanan zeytinleri sudan çıkartıp, biraz tuz ve limon tuzu ile salamura yapıyormuş.
"Sele zeytini nasıl yapıyorsunuz?” diye sordum.
Büyük sepetlere bir kat zeytin bir kat tuz diziyorlar, gideri olan bir yerde bırakıyorlarmış. Zeytinin acı suları yavaş yavaş sepetin deliklerinden akıp süzülüyormuş. Yaklaşık 20 günde olgunlaşıyormuş.
“Katların kalınlıkları nasıl oluyor?” diye sordum.
“Ben iki parmak zeytin, üzerine beyazlayacak kadar kaba tuz atıyorum. Bazıları zeytini tuzu kalın tabaka, dört parmak falan yapıyorlar , o zaman eşit olgunlaşmıyor, bazısı küçülüp kalıyor, bazısı olgunlaşmıyor. Katmanlar ne kadar ince olursa zeytin o kadar güzel oluyor” dedi.“Üzerine ağırlık koyuyor musunuz?” diye sordum.
“Haa, onu Edremit’te kuyu zeytinlerde yapıyorlar, zira Edremit’in zeytini çok sert oluyor, bastırmak gerekiyor, ama tadı da nefis. Fidan falan almayı düşünürseniz muhakkak Edremit zeytini alın, Aydın falan kalın kabuklu oluyor. Hatta geçenlerde bir arkadaşa gittik Edremit'te Pelitliköy'de bir Zetincilik Enstitüsü var, oradan fidan aldık geldik. Hem oradakiler buradaki gibi bir fidan 5 lira, 10 lira saymıyorlar. Peygamber hesabı, seçiyorsun, 100 lira ver yeter diyor” dedi.
"Sele zeytini yıkadıktan sonra nasıl saklıyorsunuz?" diye sordum.
"Biraz ayçiçek yağıyla yağlayıp, yine bidonlara basıyoruz" dedi.
"Neden ayçiçek yağı?" dedim
"Zeytinyağ daha ağır olduğundan ve soğukta donduğundan zeytinlerin üzerine tyam sıvaşmıyor, ayçiçek yağı ise şerbet gibi tüm zeytinlerin üstünü kaplıyor" dedi.
Elindeki kesiğe pansuman yaptım ve suya sokmamasını, zeytini çizmek için de parmağıyla ittirmemesini söyledim

Pazartesi, Ocak 28, 2008

işaret dili





Bugün ilaç yazdırmaya gelen emekli bir İşitme Engelliler Okulu öğretmenine hep merak ettiğim işaret dilini sordum. Bizim bir paragraf konuşmamızı nasıl iki hareketle anlattıklarını çok merak ediyordum.
Bir takım önceden kararlaştırılmış işaretleri kullanıyorlarmış.
Mesela öğrenciden çay isteyeceği zaman çay karıştırma hareketi yapıyor, kola isteyeceği zaman elini önünü perdeleyecek şekilde aşağı yukarı sallayarak kara diyor, bu da kola anlamına geliyormuş.
İşaret dilinin eğitimini alarak mı göreve başladığını sordum.
“Hiçbir eğitim almadık, çalışarak öğrendik, ama şimdiki öğretmenler özel eğitim alarak başlıyorlar” dedi
“Bu alfabe sayesinde yabancılarla da anlaşabiliyor musunuz?” diye sordum.
“Yok canım, biz şuradan turnuva için Denizli’ye gidiyoruz da Denizli’lilerle, Aydın’lılarla anlaşamıyoruz” dedi.
"Nasıl yani bu dilin de mi lehçeleri var?” dedim.
“Aynen söylediğiniz gibi, her ilin dili farklı. Bir ildeki işitme engeliler aralarında bir işarete karar verip onu kullanıyorlar, ama diğerleri bunu anlamıyor. Mesela biz teşekkür için (baş ve işaret parmaklarını halka yapıp geri çekerek) bu hareketi yaparken, Denizli’de (işaret parmağını başparmağın ucunda kıvırarak) “T” ile teşekkür ediyorlar.yalnız son zamanlarda ortak bir dil geliştirme konusunda çabalar var, biz de kullandığımız işaretleri videoya çekip gönderdik” dedi.
“Peki o zaman TV’deki haberler hangi lehçede?” diye sordum.
“Ankara lehçesi o “ dedi
“Anlamıyorsunuz yani?” dedim
“Hiç anlamıyoruz” dedi.


İşaretler bu siteden sırasıyla doktor, aslan, a harfi, ve şarap.





Cuma, Ocak 25, 2008

tapuda rüşvet

Bugün ilaç yazdırmaya gelen emekli olduktan sonra emlakçılık yapan bir tapu çalışanına son zamanlardaki rüşvet operasyonlarını sordum.
“Tamamen eğitimsizlikten”
dedi.
“Türkiye'de rüşvet alınmayan tapu dairesi var mıdır?” diye sordum.
“Sanmıyorum yoktur" dedi, hemen ardından ekledi "gerçi benim bulunduğum dairede hiç olmadı”
Benim de tapudaki her işimde komisyoncuların benim adıma para verdiklerini öne sürerek benden para istediklerini ancak vermediğimi belirterek “Neden böyle oluyor?” diye sordum.
“Özellikle takipçilerin para vermesi şarttır, vermezlerse işleri yürümez. Bir de iki kişi arasındaki basit alım satımlarda değil ama hisseli işlerde para verilmezse işler çok uzayabilir” dedi.“Basit bir alım satımda ne kadar veriliyor?” dedim
“20- 50 ne olursa” dedi
“Toplanan para bir havuzda biriktirilip dağıtılıyormuş, öyle mi?” diye sordum.
“Evet ben de duydum, hatta bazı yerlerde havuzdan para kaçıranlarla büyük tartışmalar yaşanmış” dedi.
“Tek kişinin rüşvet yemeyip bütün daireye direnmesi zor o halde” dedim
“Onun tayinini başka yere çıkarırlar” dedi.
"Nasıl çözülecek bu iş?” diye sordum
“Eğitim şart!” dedi
(Gerçekten böyle dedi)


Çarşamba, Ocak 23, 2008

boykot

Bugün sağlık taraması için gelen, benim de mezun olduğum okuldan gelen bir öğrenciye okulun ne alemde olduğunu sordum.
"Kantini boykot ediyoruz” dedi.
"Neden?” diye sordum.
Kantin fiyatları çok pahalıymış. Yarım ekmek döner 2,5 liraymış, yanında içecekle birlikte öğle yemeği 4 liraya maloluyormuş, hem de kalitesi kötüymüş. 50-60 öğrenci toplanıp kantine gitmişler ve kendi hazırladıkları fiyat listesini kantinciye vererek bu fiyatları uygulamasını aksi taktirde arkalarındaki 500 arkadaşlları ile birlikte kantinden alışverişi keseceklerini bildirmişler.
Kantinci bunun mümkün olmadığını belirtince de alışverişi kesmişler."Hiç kimse alışveriş etmiyor mu yani kantinden?" dedim
“9. sınıflar küçük olduğundan bu işlere girmiyorlar. En yoğun olarak 11-12. sınıflar etmiyor sayılır, bir tek ülkücüler bu fikir komünistlerin başının altından çıktı diye uymuyorlar, alışverişe devam ediyorlar.” dedi.
“Okulda ülkücü ve komünist gruplar mı var? Kavga oluyor mu peki?” diye şaşkınlıkla sordum.
Kavga olmuyormuş.
“Dışarıda oluyorsa bilmem, okulda olmuyor” dedi
“Bir örgütlenme var mı peki?” dedim
Komünistler Yurtsever cephe’de toplanıyorlarmış, Ülkücüler de Ülkü Ocak’larına gidiyorlarmış.
“Propaganda yapıyorlar mı?” dedim
“Ülkücüler yapmıyor, ama komünistler yapıyor. Zaten herkes bundan şikayetçi” dedi.
“Kim şikayetçi?" dedim
“Okul yönetimi , Okul Aile Birliği” dedi.
“Nasıl propaganda yapıyorlar peki?” diye sordum
Komünistler daha çok 9. sınıf öğrencileri ile ilgileniyorlarmış . Onlara okumaları için gazete veriyorlar, önce arkadaşlık kurup sonra görüşlerini aktarıyorlarmış
“Peki farklı görüşten olanlar arkadaşlık ediyor mu?” diye sordum
Ediyorlarmış, hatta bu konu hiç engel olmuyormuş, kendisi komünist gruba yakın olmasına karşın çok iyi ülkücü arkadaşları varmış. Sohbetlerde politikaya değinmiyorlar, konu açılırsa da sözel olarak tartışıyorlarmış.

Cumartesi, Ocak 19, 2008

öğrenim kredisi borcu

Bugün başvuran orta yaşlı bir hanım hasta , "Aman doktor Bey bana uygun bir depresyon ilacı verin” dedi.
Sakinleştirip oturttuktan sonra ne derdi olduğunu sordum.
Üniversiteyi iki sene önce bitiren oğluna okurken aldığı öğrenim kredilerinin geri ödemesi icra yoluyla gelmiş. Şimdi hemen 4000 lira ödemeleri gerekiyormuş, ayrıca günlük faiz de işliyormuş." Nasıl ödeyeceksiniz?” diye sordum.
“Emekli, insan nasıl bir anda o kadar parayı öder. Kredi çekeceğiz, soruşturduk en uygunu İşbankası’ndaymış” dedi.
“Borçtan haberiniz yok muydu?” dedim.
“Çocuk daha yeni iş buldu. Daha önce bir süre 450 lira maaşla çalıştı ama o zaman geri ödeme taksidini sorduğunda 400 lira olduğunu öğrenmiş, zaten maaşım bu kadar, sonra öderim demişti. Ne bilelim böyle olacağını, işe girince SSK kaydından hemen adresini bulup icraya veriyorlarmış. Çocuk da perişan oldu, Türkiye’de kim mezun olur olmaz 400 lira borç ödeyecek iş bulabiliyor” dedi.
Depresyon bulguları olmadığından sıkıntısı için İnsomin tb 2 x 1 yazdım

Daha sonra internetten öğrendiğime göre öğrenim kredilerinin okulun normal öğrenim süresi dolduktan 2 yıl sonra ödenmeye başlanması gerekiyormuş. 4 yılda verilen kredi 2 yılda ve beyaz eşya endeksine bağlı yüksek bir faiz oranı ile geri ödeniyormuş. Ödeme sadece Ziraat Bankasına ve bizzat elden, sıraya girerek yapılabiliyormuş.



Konu ile ilgili ayrıntılı bilgi
bu linkten öğrenilebilir


Cuma, Ocak 18, 2008

al-anon

Daha önce Adsız Alkolikler Derneği (AA) hakkında konuştuğumuz bir hastam bugün eşiyle beraber ilaç yazırmak üzere başvurdu.
Geçen konuşmamızdan sonra eşi alkol bağımlısı olan bir hanıma derneği tavsiye etmiştim, ama eşi gitmeyi kabul etmediğinden bir sonuç alamamıştık. Bu konudan bahsedince hastamın eşi:
"Bizim de derneğimiz ve toplantılarımız var, o hanımı bize yönlendirin, eşi de arkadan gelir” dedi.
“Ne derneği?” diye sordum.
Al-anon adı altında alkol kullananların eşleri de toplanıyor, birbirlerine destek veriyorlarmış.
“Neler yapıyorsunuz?” diye sordum.“Alkoliğin eşine nasıl davranması gerektiğini anlatıyoruz.
Klasik olarak eşi alkol alan bir kişi kendini ondan üstün görür, eşini korumaya çalışır. 'O alkolik, bilemez, yapamıyor işte’ diye düşünür. Ona destek olmaya, çevreye karşı bir şey hissettirmemeye çalışır, bu arada kendi sağlığını da kaybeder. Oysa ki yapılması gereken onu korumak değil, kendini korumaktır. Bizim hanımlara tavsiyemiz, eğer eşiniz içiyorsa bırakın içsin, engellemeye çalışmayın.
Hatta bir şişe de siz getirin önüne koyun, ama ondan sonra kustuğunda ‘aman sabah kustuğunu görmesin diye ortalığı temizlemeyin; bırakın sabah kalkınca görsün. Tuvalette sızmışsa üşür diye yatağına götürmeye çalışmayın; bırakın tuvalette uyansın. Bir vazoyu çarpıp kırdığında ortalıkta bırakın, temizlemeyin, ayılınca yaptığını görsün. İçmesine karışmayın, ama içince onunla konuşmayın, tartışmaya girmeyin. Kendinize bakın, ruh sağlığınızı koruyun. Bu şekilde davranınca alkolik dibe vurur, ancak o zaman alkolik olduğunu ve yardım alması gerektiğini kabul eder.” dedi.
“İşe yarıyor mu gerçekten?” diye sordum
Gülerek “Ben eşimden 2,5 yıl önce derneğe katıldım, O sonra geldi, şimdi derneğin en aktif üyesi” dedi.
“Siz nasıl haberdar oldunuz böyle bir organizasyondan?” dedim.
“Eşimin alkol bağımlılığı beni çok yormuştu, psikolojim bozuktu, çok gergindim.
Psikiyatri servisindeki bağımlılık merkezine başvurup yardım isteyince beni derneğe yönlendirdiler. Sonradan anladım ki ben hem kendime hem çevreme zarar veriyormuşum. Çocuklarıma karşı davranışım değişti. Eskiden çok despottum, çocukların başarısızlıklarına tahammülüm yoktu, hep en iyisini istiyordum. Şimdi çok değiştim, çocuklarımın da birer birey olduğunun farkına vardım” dedi.

Perşembe, Ocak 17, 2008

yufka

Bugün ilaç yazdırmak için gelen bir hanıma çalışıp çalışmadığını sordum.
Eşiyle birlikte yufkacılık yapıyorlarmış.
Yufka açmayı nasıl öğrendiğini sordum. Maraşlı olan eşinden öğrenmiş, eşi de 12-13 yaşında başlamış yufka açmaya. İşyerinde yan yana çalışıyorlar, günde 500 yufka açıyorlarmış.
"250'şer tane mi açıyorsunuz yani?" dedim.
"Hayır, ben bir yere kadar açıyorum, sonra eşim büyütüyor, saçta pişiriyor, ben yıkayıp kurutuyorum" dedi
"Nasıl yani, yufkalar pişirilip yıkanıyor mu? Yıkayınca yırtılmıyor mu?" diye sordum.
"Yok yırtılmıyor. Tam pişmiyor zaten, açılan yufka sacın üzerine bırakılıyor, bir tarafı pişene kadar öbür yufka açılıp üzerine konup çevriliyor. Bu şekilde üstüne koyup çevirerek 40 yufkanın bir yüzü pişiriliyor. Zaten iki yüzünü pişirirsen kurur, kırılır" dedi.
"Yıkama nasıl yapılıyor?" diye sordum.
Pişen kırk yufka tek tek açılıp, leğenlerde unu yıkanıp asılarak kurutuluyormuş. Her yufka üç kez yıkanıp ayrılıyormuş.
"Yırtılan yufkaları ne yapıyorsunuz?" dedim."
Onları da satıyoruz, biraz daha ucuz oluyor, normali 3 liraysa onu 2-2,5 liraya satıyoruz. Onun da müşterisi var, ama biz pek yırtmadığımızdan kızıyorlar bulunmuyor diye" dedi
Un olarak hangi unu kullandıklarını sordum. Tellioğlu diye bir marka varmış, genelde yufkacılar hep bu markayı kullanırmış, 50 kiloluk çuvalı 45 liraymış.
"Marketlerde satılan unlarla güzel yufka olmaz" dedi.
"Pazarlarda satılan ucuz, ufak yufkalar da aynı undan mı yapılıyor, yoksa onların kalitesi düşük mü oluyor?" dedim
"Hepsi aynı kalitede, biz de pazar için ufak yufka yapıyoruz. Halk onların da 6 tanesi 1 kilo gelir sanıyor, ucuz diye alıyor ama onların 8 tanesi bir kilo gelir" dedi.

Son fotoğraf Devletşah'tan


Salı, Ocak 15, 2008

taekwondo

Bugün taekwondo salonuna gitmek için sağlık raporu almak isteyen bir baba oğlulla taekwondo üzerine sohbet ettik. Gençler arasında yaygın olmasına karşın babanın taekwondo yapması ilginç geldi, neden bu sporu yaptığını sordum.
“Hem spor yapıyoruz, hem de icap ederse savunma amaçlı işe yarıyor” dedi.
"Gerçekten işe yarıyor mu?” diye sordum.
Baba
“Tabi siyah kuşağa gelmiş üç dana sahip biri 5 kişiyle başa çıkabilir” dedi.
“Dana nedir?” dedim.
Gülerek dan’ın siyah kuşağın üzerine alınan kıdemler olduğunu anlattılar. Kuşakları almak kolay, danlar zormuş. 9 dan varmış, 10. dan sembolik bir dereceymiş,
“Ordinaryus profesörlük gibi” dedi baba.

Sonra baba oğul Youtube’da izledikleri bir videoda gerçek bir müsabakada rakibini tek vuruşta deviren yarışmacıyı heyecanla, lafı birbirlerinin ağzından kaparak anlattılar.
Sporculardan biri klasik dövüşe hazırlanırken diğeri önceden planladığı bir uçan tekmeyi rakibinin kafasının arkasına vurunca nakavt oluyormuş.
Kuşakların nasıl alındığını sordum.
4 ayda bir federasyondan gelen dan sahibi uzmanların gözetiminde sınav yapılıyor, başarılı olanlar kuşak alıyormuş. Kuşaklar da sırasıyla beyaz, sarı, yeşil, mavi, kırmızı ve siyahmış.
“Babamlara iki kuşak birden verdiler” dedi çocuk.
“Neden öyle oldu?” diye sordum.
“Çocukları daha ince eleyip sık sokuyorlar” dedi baba. İleride müsabakalarda yarışsınlar diye iyice pişsinler, yoğrulsunlar isteniyormuş.

Ne sıklıkla salona gittiklerini sordum.
Kışın haftada üç gün 1'er saat gidiyor, ayda 40 lira veriyorlarmış. Hocaları çok iyiymiş, gerçek Kore’liymiş, üçüncü dana sahipmiş. Programları bir gün pumse, bir gün uçan tekme , bir gün karşılıklı dövüş gibi oluyormuş.
“Pumse nedir?” dedim.
“Karşında kimse yokken bale yapar gibi temel hareketleri çalışmak” dedi baba.
Kıyafetleri nereden bulduklarını sordum.
Koreli hoca satıyormuş, Kore'den getirdikleri 120 liraymış, bir de burada şeker çuvalından diktirdikleri varmış, onlar 30 liraymış.
"Eşofmanla olmuyor muymuş?" diye sordum.
Baba: "Hoca kabul etmiyor, (elllerini birbirne sürterek) 'Böyle tekwondo olmaş' diyor" dedi

Bir sağlık sorunları omadığından istedikleri raporu verdim.